Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Konferans / Mehmet Pamak´tan Almanya´da “Kulluk Bilinci ve Dünyevileşme” Konferansı

Mehmet Pamak´tan Almanya´da “Kulluk Bilinci ve Dünyevileşme” Konferansı

İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı(İLKAV) Başkanı Mehmet Pamak, Almanya’nın Wies Baden ve Duisburg şehirlerinde 30 ve 31 Ocak 2015 tarihlerinde “Kulluk Bilinci ve Dünyevileşme” konulu konferanslar verdi. Önce Selam e.V Başkanı Ömer Ülker‘in davetlisi olarak Wiesbaden‘e giden Pamak, 30 Ocak 2015 saat 19.00’da orada verdiği konferanstan sonra ertesi günü de Beytu’s-Selam Başkanı Hasan Demirci‘nin daveti üzerine Duisburg‘a geçti ve Beytu’s-Selam Mescidi’nde de 31 Ocak 2015 günü saat 18.00’de yine aynı konulu konferansını sundu. Konferanslar Wiesbaden’de Ömer Ülker ve Duisburg‘da Hasan Demirci’nin Kur’an-ı Kerim ve mealini okumalarıyla başladı.

Yaklaşık iki saati bulan sunumun ardından, oldukça aktif ve katılımcı biçimde gerçekleşen soru ve cevaplar faslını müteakip konferanslar sona erdi. Bazı Müslümanların, Kur’an’ın son derece açık, anlaşılır ve halimize yönelik ayetlerinin, bu minvalde anlatılanların, tespitlerin ve uyarıların çok yerinde olduğuna dikkat çekerek, “tam da halimiz üzerine bir konferans oldu” mealindeki beyanları, konferansın yerindeliğini ve istifade edilmesi gereken bir muhteva taşıdığını vurgulamaları bakımından dikkat çekiciydi.

Konferansların öncesinde ve sonrasında eski dostlarla buluşmalar oldu. Bundan on beş yıl önce yaklaşık iki buçuk yıl muhacir olarak bulunduğu Almanya’da edindiği bir çok kardeşiyle buluşan Pamak duygusal anlar yaşadı. Ahde vefalı bir çok kardeşi onunla görüşmek ve hasret gidermek için konferans mahalline geldiler. Böylece yıllar önce oluşmuş hukukun ve İslam ahlakının gereği olan duygusal kardeşlik buluşmaları ve geçmişi yad eden hasbihâller yaşandı.

Pamak’ın iki ayrı şehirde sunduğu bu konferansının, bazı dinleyicilerin konferans metnini talep etmelerini de dikkate alarak, geniş bir özetini aşağıda yayınlıyoruz:

“Sadece Allah’a kulluk yapmak üzere yaratılarak, imtihan olunmak üzere yeryüzüne gönderildik. Yeryüzünde geçireceğimiz, Kur’an’da “çok kısa” ve “az bir geçimlik” olduğu sıkça vurgulanan imtihan hayatımız “hayatü’d dünya” olarak isimlendirilmiştir. İşte bu çok kısa süren imtihan alanı dünya hayatının ölüümle noktalanmasından sonra, hesap gününde sorgulanacak, tartılacak olan bu dünyadaki hayatımızda yapıp ettiklerimizin, tercihlerimizin sonucunda ahiret hayatımızın nasıl ve nerede geçeceği belirlenecek.

İnsanlar, iki alternatiften birisini tercih edeceklerdir. Ya yaratılış amacına uygun olarak yalnız Allah’ı İlah ve Rabb edinip, sadece Allah’a itaat-ibadet yaparak tevhid ve kulluk eksenli bir hayatı yaşayacaklar ve sonuçta Allah’ın rızasını kazanacaklardır. Ya da Allah’tan başkalarını da ilah edinip, başta heva olmak üzere Allah’tan gayrısına da itaat ederek, hayatlarının tamamını veya bir kısmını heva ve hevese göre düzenleyerek, ilahi hudutları ve ölçüleri aşarak, dünyevileşerek kaybedenlerden olacaklardır.

I – Yaratılış amacımız, Kur’an’ın indiriliş amacı ve yükümlülüklerimiz

Rabbimiz, yaratılış amacımızı ve bu imtihan dünyasında takip edeceğimiz yolu ve bu yoldaki kulluk görev ve sorumluluklarımızı bize Rasulüne gönderdiği vahiyle bildirmiş ve bu vahiy Kur’an’da toplanmıştır. Rabbimiz Kur’an’ı ne için indirdiğini ayetlerinde şöyle açıklıyor:Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar, , insanları karanlıklardan aydınlığa, onunla uyarılsınlar, tek bir ilah bulunduğunu bilsinler diye indirilmiş, üstelik öğüt alınması için kolaylaştırılmıştır.(38.Sad 29, 14. İbrahim 1-2, 52, 54.Kamer 22).

Okunup bilinmek ve gereğince amel edilmek üzere indirilmiş, müjdeleyici, uyarıcı ve yol gösterici kılınmış, hak ile bâtılı ayırma (Furkan) fonksiyonu görmek için indirilmiş Kur’an eğer okunmazsa bu işlevini görebilir mi? Tabii ki göremez. Bu sebeple Rabbimiz bu anlamda Kur’an okumayanları, ondan yüz çevirmiş olarak kabul etmektedir. Biz de toplum olarak, Kur’an okumayı, anlamayı ve öğüt almayı terk edeli, bir nevi Kur’an’dan yüz çevirme konumuna sürüklenerek, Allah’ın rahmetinden uzaklaşmış ve bugünkü zillete düşmüş bulunmaktayız.

Halk etmek de, Hulk’un/hukukun kurallarını, evrenin yasalarını vazetmek de Allah’a aittir. Yaratan kimse emretmek, yaratıkları için nihai anlamda hüküm koyma yetkisi de sadece O’na ait olmalıdır. “Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na aittir”(7.Araf 54)Kainattaki her şey elektrona varıncaya kadar hepsi, Allah’ı tesbih(itaat) etmekte, O’na secde(itaat) etmekte, O’nun emrine göre, O’nun kevni yasalarına göre işlevlerini yerine getirmekte, O, ne emretmişse onu yapmaktadırlar. (Nahl 49-50, Nur 41, Hadid 1, Haşir 1, Rad 15, Hacc 18).

Evrendeki bütün varlıklar gibi, insanlar da, Allah’ı hamd ile tespih ve sadece O’na secde etmekle mükellef kılınmışlardır. (Furkan 58, Hac 77, Hicr 98-99, Casiye 18). Çünkü  “hükümranlık O’nundur, yaratmak da emretmek de O’nundur, ilk (dünya) de, son (ahiret) da O’nundur, mülkün hepsi O’nundur, göklerdeki ilah da yerdeki ilah da O’dur. (Tegabün 1, Araf 54,  Kasas 70, Necm 25, Maide 120, Zuhruf 84, Mülk 1).

Rabbimiz tarafından bizlere yüklenen misyon, diğer varlıklardan farklıdır. Bu misyon ise, yeryüzünün halifesi yani yeryüzünü Rabbani esaslara göre inşa etmekle görevli olmamızdır. Diğer varlıklar, Allah’ı sadece tesbih ederken, insanın Rabbini hem tesbih etmek hem de O’nun ölçü ve ilkelerinin yeryüzündeki temsilcisi olmak sorumluluğu vardır.  Bu sorumluluk, aynı zamanda kulun, imam (önder) olma, örnek olma ve hayata dair birer şahidler olmasını da beraberinde getirir.

Kur’an’a imanın gereği olarak Kur’an okunduktan sonra  secde (itaat) edilmesine, Kur’an’a uyulmasına, uyulmayan kitabın inkâr edilmiş, yalanlanmış sayıldığına dair bir çok ayet bulunmaktadır. (Bakara 121, Zümer 1-2, Araf 3, En’am 155, Cuma 5, Bakara 85).

İnşikak Suresi 20-25. ayetlerden anlaşılacağı üzere imanın gereği Kur’an okununca secde etmektir. Secdenin anlamı ise, Allah’a ve kitabı Kur’an’a itaat etmektir. Bunu yapmayanlar, yani “işittik ve itaat ettik” demeyenler onu yalanlayanlardır ve onların sonu elim azaptır. Halbuki iman edip salih amel işleyenler (işitip itaat edenler) ise Kur’an okunduğunda secde edenler olup, onlar için kesintisiz bir ecir vardır. Kur’an okununca secde (itaat) edilmesi, ona uyulması gerektiğini, uyulmayan, hayatta uygulanmayan kitaba iman edilmiş olmayacağını vurgulayan daha bir çok ayet vardır. (Secde 15, Nisa 13-14).

Evrende ve fıtratta tek bir ilahın hükmetmesi sebebiyle var olan barış, huzur ve ahengin insan hayatında da olması isteniyorsa, insanın hayatında da tek bir ilaha kulluk yapılması gereğini hatırlatan ayetler vardır. (Nahl 49-52, Ali İmran 83, Mü’minun 71, Mülk 3-4, Enbiya 22, Hicr 98-99).

Allah’ın birleştirilmesini istediği iki şeyin, fıtratla vahyin, evren ve fıtrat yasaları ile hayatı düzenleyen yasaları vaz eden vahyin arasını kesmemeye çağıran, kesenlerin arzda fesad çıkaracaklarını ve sonlarının hüsran olacağını bildiren, hilkat (yaratılış, evren ve fıtrat) ve hakikat (vahiy) kitabının arasının kesilmemesini ve birlikte okunmasını emreden ayetler vardır. (Casiye 18, Şems 1-10, Rad 19-25, Bakara 27).

1 – Fıtrat ve evrendeki ayetleri muhtevi hilkat kitabı (Afaktaki ve enfüsteki ayetler) üzerine tefekkür edilmesine, Hakikat kitabı Kur’an’ın hakkıyla tilavet edilmesine, tertilen okunmasına dair ayetlerle, Allah’ın kevni ve vahyi ayetlerinin okunması ve tefekkürü için yol gösterilir. (Zariyat 20, Fussilet 53)

Alak 1-8. ayetlerde önce yaratılışa dikkat çekip, Araf suresi 54’deki “Yaratmak da, emretmek de O’na aittir” ayetiyle birlikte düşünüldüğünde, evrene, fıtrata emredilen hilkat kitabı ile insana emredilen şeriatı ihtiva eden hakikat kitabını oku. Hakikatin parçaları arasında bağ kur ve varlığı bütünüyle Allah merkezli bir yaklaşımla oku denilmiş olmaktadır. Aynı zamanda Allah’tan bağımsız bilgi ve bilim olmadığını anlatır bu ayetler. Kainat kitabının da vahiy kitabının da bilgilerini, yasalarını Allah emretmiştir. Allah kevni ve Vahyi ayetlerini idrak etmeye, akletmeye, düşünmeye çağırır. Kur’an’ı anlamak, öğüt almak ve yaşamak için okumayı emreder. Bu okuma, aynı zamanda, “vahiyden aldığın mesajı başkalarına da oku, ilet, tebliğ et” emrini de içerir. Ve bütün muhataplar için de, “inzal edilen, iletilen mesajı Allah adına alın ve okuyun” anlamına da gelir. İlk Müslüman kuşak, her bir emir veya yasağı, Kur’an’dan edindikleri her bir görev ve emirleri hayatta uygulanmak üzere verilmiş bir direktif olarak değerlendirdiler.

Bakara 121: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den bazısı) onu hakkıyla (gereği gibi) okurlar (Hakka tilavetihi). Çünkü onlar, ona iman ederler. Ama her kim onu inkâr ederse (yani hakkıyla okumaz/gereği gibi uymaz ise), işte gerçekten zarara uğrayanlar onlardır”.

Tilavet: Okuyup öğrendiğini izlemek, takip etmek, uygulamaya taşımak anlamını içerir. “hakkıyla tilavet” anlamayı ve yaşamayı şart haline getirir. Çünkü vahyi tilavet etmenin “Hakkı”, onu anlamak ve yaşamaktır. bu sebeple kitabı “hakkıyla tilavet etmek” onu anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla okumaktır. Bu durum, Cuma Suresi 5. ayetteki “kitap yüklü eşekler” olarak nitelenmenin tersidir. Allah Resulü (s) de, “kitabı hakkıyla okuyanlar”  ibaresini tefsir ederken, “ona gereği gibi uyanlar” şeklinde açıklamıştır. (İbn Hanbel). Bu hal, kitaba iman etmenin temel gereğidir, bu hal üzere olmayanlar ise kitabı inkar ediyorlar demektir ki, “işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridirler”.

Fıtri ahid, bilgi ve fıtrattaki takva potansiyeli, fıtri sorumluluk bilinci, hidayete ulaşmak için gerekli ilk zemini oluşturur.Kur’an ancak muttakiler için rehberlik yapar(Bakara 3), onlara fayda verir. Çünkü onlar imanı, hidayeti hak edecek bir arayış içinde olurlar. Bilgi + iman’a ulaşıldığında fıtrat ile vahiy bütünleşmiş olur. Vahyi ilimden sonraki takva ise, vahiyle bildirilen emir ve yasaklara uyarak, gereğince amel etmekle elde edilir. Takvanın yerini hidayetten önce de sonra da dünyevileşme, çıkarcılık, pragmatizm alırsa, hem fıtri, hem de vahyi bilgi, o kimseyi arındırma, inşa etme fonksiyonu görmez.

Allah, ikisi de kendisinden gelen fıtrat ile vahyin dünyada buluşup bütünleşmesini, ikisinin arasının kesilmemesini, tevhidle ve vahiyle bağın koparılmamasını emretmektedir. Ancak bugün gelinen noktada, maalesef Kur’an devre dışı bırakılarak, halifelik misyonunun gereğini yerine getirmekten uzaklaşılmış, tevhidle bağ koparılmış, yüklenilen emanete ihanet edilerek fıtratın yolundan sapılmıştır.

İlk Kur’an nesli, Allah’ın kendileriyle Kur’an ayetleri aracılığı ile konuştuğuna ve emir ve talimatlar verdiğine kesin olarak iman ederek bir an önce onları hayata aktarmak heyecanını yaşıyorlardı. Bu sebeple de Kur’an’ın bereketi onları kuşatıyor, onlara izzet ve şeref kazandırıyordu. Daha sonra bu bilinç, bu iman ve kaynakla bütünleşme terk edilince bugünkü yaygın zillet meydana geldi. İman ve amellerimiz eksen ve anlam kaybına uğradı, istikamette büyük sapmalar meydana geldi.

2- Yalnız Allah’a kulluk yapmak, yalnız O’nun emirlerine, şeriatına, kurallarına itaat etmek için yaratıldık. Bütün Rasuller de, Allah’tan başka ilah olmadığını ve sadece O’na ibadet/kulluk yapılması gerektiğini tebliğ etmek, hak ile batılı ayrıştırarak Allah’ın kullarını hak yola yönlendirmek amacıyla gönderilmişlerdir:

Kur’an ayetlerinde bildirildiği üzere insanların yaratılış amacı, tek bir ilaha kulluk yapmak, yalnız Allah’a itaat ve ibadet etmek, aynı şekilde Peygamberlerin gönderiliş amacı da tek bir ilaha kulluk/ibadet yapma büyük sorumluluğunu, yani yaratılış amacını hatırlatmak ve insanları ona çağırmaktır. (Zariyat 56, Enbiya 25)

Allah’ın hoşnut olacağı şekilde yaşamanın tek yolu, yaratılışın gerekçesine, gayesine sadık kalarak yaşamaktan geçmektedir. Keza Kur’an’ın ana teması da budur. Nitekim günde 5 vakit fazr namazda Fatiha suresi okutularak, bu konuda taahhütte bulunmamız ve yalnız Allah’a kulluk/ibadet etmekten ibaret bu büyük sorumluluğumuzu hatırlayıp vurgulamamız sağlanmıştır. Allah, rahmetiyle bizlere iki yoldan hangisini tercih edersek ‘ancak Allah’a ibadet etmiş olacağımızı’ bildirmektedir. İnsan, hak ile batıldan, iyilik ve kötülükten, nur ve zulumattan, İslam ve cahiliyeden, doğruluk ve sapıklıktan, sıratı müstakim ve başka yollardan, Allah’ın şeriatı ve bilmeyenlerin hevasından, takva ve fücurdan, iman ve küfürden ibaret iki yoldan; iki hayat tarzından hangisini tutarsa tutsun kendisine tercihi kolay kılınmış ve hatta tercihi kedisine sevdirilmiştir. Hak yola tabi olanın kurtulacağı, batıl yollara uyanın ise hüsran ile karşılaşacağı bildirilmiştir. (Şems 7-10, En’am 153, Casiye 18, Bakara 256, Kehf 29, Beled 8-10).

3 – Kulluk bilincine sahip olmak, Dünyevileşme sapmasından ve hevanın ilahlığından korunmak için, Ahirete Yakin/kesin biçimde İman etmek gerekir. (Bakara 3-5, Neml 1-3).

4 – Dünyada, bir şeyi yapmak ya da yapmamak suretiyle yapılan yanlış tercihlerle, (vahye aykırı tutum ve davranışlarla, yani tercih edilen hayat tarzıyla, hayatı Kur’an’a uygun yaşamamakla)din (hesap/ceza)gününü/ahireti hâl ile yalanlamaya (hâl ile inkâra)dikkat çeken ayetler üzerinde tefekkür edilmeli ve hal ile inkara düşmekten sakınılmalıdır. (İnfitar 9-12, Müdessir 40-47, Zuhruf 83, Cuma 5, Maun 1-7, Bakara 79-82, En’am 82, Mutaffifin 10-12, Mürselat 41-42, 45-50, Karia 6-11).

5 – Dünyanın ahiretin tarlası olarak vahiyle inşa edilmesi suretiyle ahiret için salih ameller biriktirmeye çağıran, dünya için biriktirme tutkusuna, dünyevileşme belasına karşı uyaran, hayatın bütün alanlarında Allah’ın unutulmaması ve zikrinden yüz çevrilmemesi gerektiğine ve bunun imanın ispatı ve gereği olduğuna dikkat çeken ayetler üzerinde düşünülmeli ve ölüm gelene kadar ahiret için salih ameller biriktirme yarışı içinde olunmalıdır. (İsra 18-19, Şura 20, Bakara 200-202, Hud 15-16, Ankebut 64, Hadid 20, Yunus 24, Şura 36-39, Ahkaf 20, Zuhruf 33, Haşr 18, Nebe 39-40, Zilzal 6-8, Bakara 281, Hakka 1-29, Tekasür Suresi, Taha 124-126, Sad 26, Zuhruf 36,37, Bakara 8-12, Araf 12, Bakara 34, Haşir 19-21).

6 – Tevhidi bir imanla İman-amel bütünlüğü içinde, sadece Allah’a kulluk yaparak hayatımızı ibadet kılmakla yükümlüyüz.

O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır…(Mülk 2). “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının (takvayı hakkıyla kuşanın, Allah’ın emir ve yasaklarına hakkıyla uyun) ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün”. (Ali İmran 102).

a – İmansız salih amel olmaz, salih amel olmadan iman yaşayamaz. İman amel bütünlüğü içinde hayatı ibadet kılma sorumluluğunu hatırlatan ayetler: (Ankebut 2,3, Asır Suresi, En’am 162, Ali İmran 191, Rad 28).

Allah Teâlâ, her an’ın ancak kendisine kulluk etmek için tanzim edilmesini istiyor. Zira Müslümanın hiç bir hali yoktur ki, Allah’ı anmaktan uzak olsun. Şuara 227’de “illezine amenu ve amilussalihati ve zekerullahi kesiran (Allah’ı çokça zikredin)…” buyurulur. Hayatın bütün alanlarında Allah’ı zikredin, Allah’ın hükümlerini hakim kılmaya çalışın, Allah’ı hatırlamadan hiçbir hayat alanını yaşamayın. Çünkü Allah’ın anılmadığı, Allah’ın hükmünün esas alınmadığı, Allah’tan ve dininden soyutlanan, yalnız Allah’a ibadet kılınmayan her hayat alanında boşluğu bir başka ilah (heva ya da tagutlar) doldurur. Müslüman’ın her halinde, her davranışında Allah’ı zikir vardır. Mahlukatın boşuna yaratılmadığının tefekkürü vardır. Bu bilincin tezahürü Allah’ın emir ve yasaklarına itaâttir. Aksi durum insanın övdüğünü, sevdiğini söylediği birisine itaat etmemesidir ki, bu da sözünde yalancı olmaktır. Allah her kulunu imtihan edeceğini bildirmekte, imtihan edilmeden yalnı iman ettik demekle bırakılmayacaklarını, iman iddialarını mutlaka hayatlarında uygulayarak ispat etmeleri gerektiğini ayetlerinde açıkça vurgulamaktadır.

Müslüman “İslâm oldum” (teslim oldum) sözünün sahibi olması hasebiyle kalbi, dili, uzuvları bir an olsun Allah’ı anmaktan uzak olamaz. Zira temiz bir kalp Allah’ın zikriyle sükûn bulur. Kalplerin ancak Allah’ı zikirle sükûna ereceğinin bilincindedir o.

İslam’ın, hayatın bütün alanlarını kuşatan bir din olduğunu ortaya koyan ve Hayatın bütün alanlarını kuşatan emirler içeren ayetler söz konusudur:(2.Bakara 177, 17.İsra 22-39,  6.En’am 151-155, Hac 77-78).

b – Yalnız Allah’a kulluk için, bütün hayatın, kendisinden daha güzel renk olmayan Allah’ın rengiyle/boyasıyla boyanması gerekiyor.

Hayatın bütün alanları, kimsenin daha güzelini vazedemeyeceği Allah’ın hükümleriyle düzenlendiğinde, yine daha güzeli olmayan Allah’ın rengiyle boyanmış olacak ve cahiliye rengi olan dünyevileşme son bulacaktır. Kur’an’ın mesajını işiten duyabileceği en güzel sözü işitmiş olarak, ona uymak suretiyle Müslüman olma niteliğini kazanabilecektir. Bu sebeple Allah’a çağırıp salih amel işledikten sonra “ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimse  de olamayacaktır. (Bakara 138, Maide 50, Fussiler 33, Zümer 18).

7 – Allah’a kulluğun alternatifi şeytana, taguta ve hevaya kulluk ve ibadet yapmaktır.

a –Tevhidi bir imanla Allah’a kulluk eksenli bir hayatın alternatifi, şeytanın ve hevanın ilahlığında dünyevileşmedir. Bu sebeple de dünyada iki hizip yer alır, birisi Allah’ın taraftarları Hizbullah (evliyaullah), diğeri de şeytanın taraftarları hizbuşşeytan (evliyauşşeytan)dır. Ortası yoktur, ya yalnız Allah’a kulluk yapan bir mü’min olunarak evliyaullah vasfı kazanılarak Allah taraftarı ya da şeytana da kulluk yapılarak evliyauşşeytan, şeytanın taraftarı olunacaktır. (Yasin 60-61, Meryem 44, Maide 55,56, Mücadele 22).

b – Tagutu ilah edinmekten kaçınmak, ibadet ve itaatı yalnız Allah’a tahsis etmek gerekir. (Bakara 256, 257, Nahl 36, Zümer 17).

Tagutları reddetmek imani sorumluluktur. Allah’a karşı tuğyan eden, başkaldıran, isyan eden, Allah’ın hükümlerini, hudutlarını tanımayıp, ilahi vahye aykırı hükümler, hudutlar koyan ve Allah’ın kullarını, Allah’ın hükümlerine değil de kendi hevasından koyduğu bu beşeri hükümlere, hudutlara, kurallara uymaya zorlayan her gerçek ve tüzel kişi taguttur. Öncelikle bu tagutların reddedilmesi gerçekleşmeden tevhidi bir imanla Allah’a iman gerçekleşmez. Onun için ayette tıpkı “la ilahe illah”da olduğu gibi, “fe men yekfur bi’ttagut ve yu’min billah” denerek önce tagutların reddi zikredilir. Bütün peygamberlerin, toplumlarını, taguttan (taguta itaat/ibadet etmekten) kaçınıp Allah’a kulluk/ibadet/itaat etmeye çağırmaları için gönderildikleri beyan edilir. Yani peygamberlerin gönderiliş sebebi bile budur.

c – İmani bir sorumluluk olarak, ilahi vahyin emirleri bırakılarak hevanın arzu ve istekleri esas alınmayacaktır. (Casiye 18, 23, Furkan 43, 44).

“Heva ve hevesini ilah edinmek” ifadesiyle bir kimsenin nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin Allah indinde haram mı helâl mi olduğunu dikkate almadan davranması kastolunmaktadır.

İbn Cerir, “Allah’ın koyduğu helâl ve haramı dikkate almadan nefsinin arzusuna göre davranan kimse, nefsini ilâh edinmiş olur.” demektedir. El-Cessas ise, “Böyle bir kimse Allah’a itaat ettiği gibi nefsine itaat eder.” derken, Zemahşeri; “Nefsinin yönlendirdiği gibi hareket eden kimse, nefsine tıpkı Allah’a itaat ettiği gibi itaat etmektedir.”der.” “Hevasını ilah edineni gördün mü?” “Hevasını ilâh edinen.”, arzu ve tutkularının kölesi olandır. İlâhına ibadet eden biri gibi o da tutkularına ibadet ettiğinden, bir puta tapan kadar şirk suçu işlemektedir. Ebu Umame’den rivayet olunan bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s) şöyle buyurmuşlardır: ‘Allah’tan başka kendilerine ibadet olunan sahte ilâhların Allah yanında en kötüsü, kişinin hevasıdır’.”Bu sebeple, Furan 44. ayette hevasını ilah edinenin “tıpkı hayvanlar gibi olduğu, hatta tercih ettikleri yol bakımından hayvandan bile aşağı oldukları vurgulanmıştır. Çünkü hayvanlar Rablerine isyan etmeden, kibirlenmeden itaatleri söz konusuyken, insan imtihan sebebiyle verilen irade serbestisini ve akıl nimetini kötüye kullanıp fücura, isyana yöneldiğinde hayvanlardan daha kötü, daha tehlikeli, daha zalim olabilmektedir.

8 –Yalnız Allah’a kulluğun en temel gereği şudur; hükmün sadece Allah’a ait olduğuna iman edilmeli ve hayatın bütün alanları ilahi hükümlere uygun biçimde düzenlenmelidir. (Yusuf 40, Maide 44, 48, 49, 50, Nisa 58,59, 65 vd.)

Rabbimiz Ahzab 36. ayetinde, Allah ve Resulünün bir mesele hakkında hükmü söz konusu ise, aynı konuda mü’min bir kadın ve erkeğin kendi arzularına göre başka bir tercihte bulunma hak ve özgürlüğünün bulunmadığına dikkat çekmekte ve böylece en temel anayasal hükmü vazetmektedir. Ayette mü’minlerin, hayatın bütününü kuşatan hükümler vazeden Kur’an’ın hükümlerine aykırı tercihlerden kaçınmaları, sadece Allah ve Resulünden gelen emir ve yasaklara riayet etmeleri, böylece ibadeti, kulluğu, itaati sadece Allah’a tahsis etmeleri gerektiği, aksi taktirde Allah’a ve Resulüne isyan ve sapıklığa sürüklenileceği hatırlatılmaktadır ki, işte bu ahireti unutarak ya da erteleyerek dünyayı öne geçirmek yani dünyevileşmektir.

9 – Şeytanın, hevanın ve tagutların sebep oldukları dünyevileşme tuzağına düşmemek için sürekli ahiret ve hesabı gündemin birinci maddesi yapan, sadece Allah’a itaat ve kulluk yapma bilincini diri tutan bir uyanıklık ve duyarlılık içinde olmak gerekir. Vahye tabi olmak dirilmek, aksi ölüm demektir.

“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun…” (Enfal 24).Allah ve Rasulü sizi diriltecek, size hayat verecek şeye çağırdığında bu çağrıya icabet edin. Bu duyarlılık, kulluk ve ahiret/hesap bilinci, tutarlı mü’min olma, ferdi planda da cemaat planında da vahye şahid olma sorumluluğunu yerine getirmeye ve böylece dünyevileşme sapmasından korunmaya yol açar: Kur’an’da Mekki Surelerdeki vahyin inzali ile ameli planda cahiliyeden ayrışıp, iman amel bütünlüğünde İslami şahsiyetin inşası gerçekleşir. Bunun korunması ise, iman-amel bütünlüğü içinde hayatı ibadet kılma, hayatın bütününü Allah’ın hükümlerine göre düzenleme tutarlılığını gerektirir. Her hangi bir hayat alanı Allah’tan soyutlanırsa, orada mutlaka heva ya da tagutların ilahlığı doldurur ve dünyevileşme yaşanır.

a – Göklerde ve yerde olan her şey nasıl büyüklenmeden Rabbine itaat ediyorsa, sizler de tutarlı olun, ahdinize sadakat gösterin ve bildiğiniz ve insanlara da söylediğiniz Rabbinizin emirlerine/vahye önce kendiniz uyun uyarısını yapan ayetler muvacehesinde halimizi sorgulayıp ıslah etmeli, tutarlı mü’minler olmaya çalışamlıyız: (Nahl 49-52, Saf 1-3, Bakara 44).

b – Müslüman şahsiyetin ferdi planda şahidlik /örneklik yapması ve böylece hal ile tebliği gerçekleştirerek, dünyevileşmeden korunması: (Hac 77-78, Bakara 43).

Müslümanların vasat ümmet şahidliği/örnekliği de dünyevileşmeye en büyük engel olarak cemaat planında şahidlik/örneklik oluşturmasıdır. “Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta/vasat bir ümmet  yaptık….” (Bakara 143)

Bu sorumluluklar yapılmadığında, çeşitli dünyevi hesaplar, hırslar ve pragmatizm sonucu bu sorumluluk bilinci zaafa uğrayınca, ferdi dünyevileşme ve cemaat planında dünyevileşme yaşanmakta ve yaygın büyük değişim, dönüşüm ve savrulmalar meydana gelmektedir.

Ferdi planda Müslümanlar bireyselleşerek, cemaat planında batıl sistem içine ya da geleneksel ve modern hurafelere eklemlenerek, destekçi konumuna gelerek dünyevileşmekte, makam, mevki, kredi-ihale peşinde, yahut da daha fazla imakn ve güç devşirmek, görece özgürlüklere kavuşmak, zenginleşme, rehavet, konfor, lüks harcama imkanlarına kavuşmak vs. giderek yozlaşma artmaktadır. Lüks otellerde tatil yapan, cazibeyi örtmek için gerekli olan tesettürün bile, cazibeyi arttırıcı bir forma sokulduğu, daha çok kazanma ve daha çok tüketme hırsının Müslümanları kuşatıp, kapitalist tüketim kültürü içinde tüm İslami duyarlılıkları tükettiği süreçlerden geçmekteyiz.

Hayatın belli alanlarında da olsa vahye şahidlik yapacak İslami bir hayatı bırakarak dünyevileşen Müslüman’ın topluma güzel bir örnek olması mümkün değildir. Nefsinin hırslarına, arzu, istek ve şehvetlerine köle olan Müslüman, güzel meskenlere, lüks arabalara, rahata endeksli bir hayat hedefini kendisine yaşama amacı edinmeye başlamakta, böyle bir kişi insanlara doğru bir şahidlik/örneklik yapma imkanını kaybetmektedir. Kur’an’da Rabbimiz, bizlerin, vahye şahidlik yapan ferdi hayatlarımızla Kur’an ahlakını kuşanmış mü’min şahsiyetler ve vahye şahidlik yapan, hayatı dengede tutan, ölçülü, vasat ümmet olmamızı emretmektedir.

Müslüman fert ve cemaatlerin, dünyevi imkanları arttıkça, bir takım gasp edilmiş hakları iade edildikçe, sistem içi görece özgürlüklere kavuştukça, giderek istikamet zaafı içine sürüklendikleri ve tevhidi duruşlarını fülulaştırdıkları ya da bozdukları ibretle gözlemlenmekte, hızla, on yıllarca mücadele ettikleri şirkle hükmeden devletin savunucusu konumuna doğru dönüşmektedirler. Ya da istikamet krizi sonucu batıl sistem içi ılımlı laik gri siyasete aktif destekçi durumuna gelmektedirler.

c – Kur’an ile büyük cihad hiçbir zaman ve şartta asla terk edilmemelidir. (Furkan 52

Rabbimiz kitabında, “Kâfirlere itaat etme ve onlarla, onunla (Kur’an’la) büyük cihad et” (Furkan, 25/52) buyurmaktadır. Kur’an’la teçhiz olmayanların, Kur’an’dan öğüt almayanların Kur’an’la cihadı gerçekleştirmeleri mümkün olabilir mi?

d – Dünyevileşmenin, yozlaşmanın, anlam ve değer kaybının en önemli sebebi Kur’an’ın mehcur bırakılmasıdır.

Hesap günü Peygamber’in (s); “Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş olarak bıraktı.”(Furkan, 25/30) şikayetine muhatap olacak hallere düşmekten kaçınmalıdır. Bugün toplumumuzda yaygın olarak yaşanan ve dünyevileşmenin en büyük sebebi olan“Kur’an’ıterk edilmiş bırakma”konumundan kurtulmak için ciddi ve samimi çabalar göstermeliyiz.

Rabbimiz biz kullarına şöyle seslenmektedir: “Andolsun, size, (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin (şan ve şerefinizin) içinde bulunduğu bir kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (21.Enbiya 10)Evet bize, Kur’an’la, bütün durumlarımızı, ahlakımızı, hukukumuzu, hayat ölçülerimizi belirleyici, bize şan ve şeref kazandırıcı hükümler, değerler, ölçüler indirildi; hâlâ akledip de şerefimize sahip çıkmayacak mıyız? İzzetin, onurun tamamı Allah’ın yanındayken (Nisa, 4/139) ve izzeti yanlış yerlerde aramanın yol açtığı zilletten kurtulmak için Kur’an’a ve Rabbimize tam teslimiyet gerekiyorken, bu konuda hâlâ tereddütlü davranmayı sürdürecek miyiz?

10 – Hayatın herhangi bir alanında Rabbini unutan ve O’nun zikrinden (vahiyden) yüz çeviren insan, saparak Rabbine ve kendine yabancılaşır, dünyevileşir

Kur’an’da insanın Rabbine ve kendine yabancılaşması sonunda, insanın tükenişini ve fesadın küreselleşmesinin sebeplerini ortaya koyan ayetler vardır. (Bakara 30, Alâk 6-7).

İşte bu ayetlerde ifade edildiği üzere, kendini müstağni gördüğü için azan insan, nefsini, hevasını ilahlaştırınca, insanın en kâmil varlık olarak kendisine yetebileceği ve bu sebeple de daha üst bir otoritenin kendisine kural koymasının kabul edilemeyeceği iddiasıyla, Allah’ın şeriatı, hükümleri dışlanıp, bunun yerine egemen insanların kanun yapması esas alındı. Böyle olunca da, kaçınılmaz olarak kendi çıkarları peşinde koşan güçlü ve egemen insanlar, yasa yaparken, yönetirken, ya da yargılarken, kendi çıkarlarını, hevanın ürünü sapkın değer yargılarını esas aldılar. Ve tabii olarak sonuçta zulüm ve insan hakları ihlalleri, sömürü ve emperyalizm yaygın bir hal aldı. İnsan kendini ve değerlerini tükettikçe fesad küreselleşti.

Zaten melekler de bu yüzden, Kur’an’da yer alan ifadelerinde, Allah’ın yeryüzünün halifesi kıldığı insanın serbest irade sahibi olarak kendisini, vekalet konumunda değil de, asalet pozisyonunda zannederek, yeryüzüne kendi hevası, aklı, iradesi istikametinde kanun ve kurallarla düzen vermeye kalkarsa, fesad çıkarıp, kan dökecek bir yaratık haline geleceği endişelerini dile getirmiyorlar mıydı?

Batı, insanı ilahlaştırmasının doğal bir soncu olarak, insan iradesinin üzerinde, başka bir otorite tanınmadığı için, egemenliğin kayıtsız şartsız insana ait olduğunu iddia etti. Özgürlük iddiası ve mücadelesi, sadece yönetimlere ve diğer insanlara yönelik olarak gündeme getirilmedi. Allah’a karşı da özgürlük iddiası ile hareket edilince fücur, sapma ve fesad (bozgunculuk) kaçınılmaz bir sonuç oldu. Sadece Allah’a kulluktan kaçınan insan hemcinslerine kul oldu. Temel hak ve özgürlüklerini hemcinslerinin insafına terk etmek zorunda kaldı. Hududullahı aşarak münkere yöneldi. Fücur, münker, kötülük, isyan adına ne varsa onları da insan hak ve özgürlüğü saydı. Böylece temiz fıtratını kirleten, bozan, Allah’ın bütün insanları üzerinde yarattığı fıtratın yolundan uzaklaşan insan, fıtratlarına müdahale edilerek ot yerine et yedirilen danalar gibi çıldırdı, azgınlaştı. Yeryüzünde vekaleten Allah’ın hükümlerini egemen kılması gerekirken, asaleten  hevasını egemen kılmak suretiyle hilafet misyonuna ihanet etti. İrade serbestisi emanetini kötüye kullanarak tuğyan etti. Yüklendiği emanete, sorumluluklarını reddederek ihanet etti. Allah’dan başka ilah tanımayacağı sözüne ve ahdine sadakatsizlik ederek, hevasını ilah edindi.

Ahseni takvim yaratılışına aykırı davranarak, “esfele safiline”, “aşağıların aşağısı”, “belhum adal”, “hayvanlardan bile aşağı” konumlara düşerek, egoist, çıkarcı oportünist, saldırgan, dünyaperest bir sapkınlığa yöneldi. Yanlış tercihi sonucunda, hayvanlaşan, hatta hayvanlardan bile  aşağı seviyeye inen (Furkan-44, Araf-179) insan, kaçınılmaz olarak kendi çıkarları için diğer insanları sömürmeyi, ezmeyi haklarını gasb etmeyi kendisi için bir “hak” olarak telakki edebildi. Tüm bu sebeplerle batı düşüncesi, sadece kendi insanını insan sayan ve insan haklarını sadece kendi insanı için isteyen, diğer insanları ise sömürme, ezme ve kendisi gibi inanmaya zorlama “hak”kını kendisinde gören, zalim ve çifte standartçı bir konuma sürüklenmiştir. Batı düşüncesine müntesip olup da, henüz fıtratları tam anlamıyla bozulmamış ya da fıtrata Allah’ın verdiği renk tam anlamıyla cahiliye boyasıyla örtülmemiş bazı bireylerde sınırlı bir erdemlilik zaman zaman tezahür etse de, bunun dahi sürekli olmadığı, konjonktüre göre değişebilen ve zaman zaman kaybolan bir haslet olduğu görülmektedir.

Dünya ve ahret saadetine kavuşmak anlamında kurtuluş; insanın Rabb’i, yaratıcısı tarafından kendisine biçilen kulluk konumuna dönmekten, kendini ve Rabbini vahyin ölçüleriyle tanımaktan, kendi ile Rabb’i arasındaki ikincil ilahları kaldırıp, sadece Rabb’ine ibadet, itaat eden konumuyla, kula kulluktan kurtulmasından geçmektedir.

Bakara 30’da olduğu gibi Kasas 5. ayette de vurgulanan yeryüzünün halifesi kılınmanın anlamı, yeryüzünü Rabbani esaslara göre inşa etmekle görevli kılınmamızdır. Diğer varlıklar, Allah’ı sadece tesbih ederken (onlar için belirlenen kevni görev ve yasalara iradesiz biçimde kendiliğinden itaat ederken), insanın Rabbini hem tesbih etmek hem de O’nun ölçü ve ilkelerinin yeryüzündeki şahidi ve uygulayıcısı olmak suretiyle Allah’ın hükmünü hâkim kılmayı, akıl ve özgür iradesiyle tercih etme sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk bize hayata müdahil olmayı, örnek bir fert, örnek bir baba ve anne, örnek bir aile, örnek bir işveren, örnek bir çalışan olarak, hayatın bütün alanlarında vahye şahidlik yaparak topluma güzel modeller sunma sorumluluğunu yüklemektedir.

Hayatın hiçbir (kamu-özel, bireysel-toplumsal) alanında Allah unutulmayacak, Allah’ın zikrinden yüz çevrilmeyecek, Kur’an devre dışı bırakılmayacaktır. İster hayatın bütününde, isterse bir parçasında, kamu alanında, devlet yönetiminde, ekonomide, siyasette, aile hayatında, Allah’ı unutana Allah da bizzat kendilerini unutturur (Haşir 19) ve yoldan sapmaları kaçınılmaz olur. Böylece fıtratla vahyin arası kesildiği, Allah’tan gelen bu iki şeyin dünyada buluşup bütünleşmesi engellendiğinde, yani insan Allah’ı unuttuğunda ve vahiyden yüz çevirdiğinde Allah da kendisini unutturunca, insanın fıtratına ve Rabbine yabancılaşması başlar. Böylece arzda fesad çıkaracak, kendine ve Rabbine yabancılaşmış azgın beşer türü ortaya çıkacaktır.

Allah’tan ve Kur’an’dan soyutlanan her hayat alanında mutlaka başka bir ilah ortaya çıkacak ve o boşluğu dolduracaktır. Çünkü hayat bütün alanları bir takım, değer, ölçü ve kurallara göze düzenlenmek zorundadır. Bu hayat alanlarında kimin kuralları, ölçüleri, değerleri belirleyici kılınıyorsa o ilah edinilmiş ve ona kulluk/itaat edilmiş olur. Hayatın bazı alanlarında Allah’ı unutarak, bu alanları Allah’ın hükümlerinden soyutlayanlara, Allah’ın zikrinden, Kur’an’ından yüz çevirenlere, hevalarını, arzularını belirleyici kılanlara, bir şeytan musallat edilecek ve bu şeytanlar onları yoldan çıkardıkları halde, onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını zannedeceklerdir.(Zuhruf 36-37) Ve bu sebeple de kendilerine “arzda fesad çıkarmayın” dendiğinde, onlar kendilerinin “ıslah ediciler olduklarını” iddia edeceklerdir. (Bakara 11-12).

İşte ülkemize, bölgemize ve tüm dünyaya egemen hale gelen fesad, sömürü ve zulüm, bu tür Rabbini unuttuğu ve O’nun zikrinden yüz çevirdiği için kendine ve Rabbine yabancılaşarak şeytanı dost edinmiş, şeytana ibadet eden azgın müfsid insanların ve onların heva ürünü ideoloji ve seküler modellerinin ortaya çıkardığı sonuçtur. İşte bu büyük zulüm ve sömürüye, bu derin ve yaygın adaletsizliğe karşı geniş mustaz’af kitleler dünyanın her yanında, daha adil ve daha özgürlükçü yeni bir dünya talebiyle isyan bayrağını açarak ayaklanmakta, egemen yerel ve küresel sistemleri değişime zorlamaktadırlar.

II – Kulluk Bilincinin Belirleyiciliği ve Dünyevileşme

Kulluk bilincine sahip olmak; bündeminin birinci maddesine sürekli olarak, “sadece Allah’a kulluk yapma ve ahrette hesap verme duyarlılığını” yerleştirmek ve bütün hayatını bu bilinçle inşa ve ihya etme çabası göstermektir. Kulluk ve ahiret eksenli hayat tasavvuruna sahip olmak ve hayatını bu eksen etrafında şekillendirmektir.

a-Arzın hangi bölgesinde, hangi zaman diliminde ve hangi şartlar altında bulunursak bulunalım, her zaman gündemimizin birinci maddesi, daha sonraki gündem maddelerini de belirleyici rol oynamak üzere, yaratılış gayemiz olan yalnız Allah’a kulluk olmalıdır.

b-Kulluk ve ahiret eksenli hayat tasavvurumuzu sosyalleştirmek, Rabbimize nasıl kulluk yapabileceğimizi öğrenmek için Kur’an’ı hakkıyla okuyup öğüt almak ve Allah’ın hükümlerini iman-amel bütünlüğü içinde hayata hâkim kılmak, hayatımızı ibadet kılmak olmalıdır.

c-Sürekli bu bilinçle, bu şuurla, Allah’ı razı edebilecek amellerde bulunmak, kınayıcının kınamasından hiçbir zaman korkmadan sadece Allah’a kul olmanın imkânlarını aramak, oluşturmak bir Müslüman olarak en öncelikli ve sürekli gündemimiz olmalıdır.

d-Hayatımızda, davranışlarımızda, ticaretimizde, siyasetimizde, sözlerimizde, amellerimizde, sosyal ilişkilerimizde, aile ve komşuluk ilişkilerimizde, hâsılı bütün bireysel ve toplumsal pratiğimizde sadece Allah’ın rızasını gözetmek, sadece ve sadece Rabbimizin emrettiği gibi yaşamak, her zaman ve zeminde ilk gündem maddemiz olmalıdır.

e-Temel dayanağımız Kur’an’ı belirleyici kılarak, Resulün ve ilk Kur’an neslinin yolunda, bulunduğumuz zaman ve zeminde çağımızın Kur’an toplumunu oluşturma cehd ve gayreti içinde olmak, din günü ve uhrevi hesabı gündemimizden hiç çıkarmadan, Kur’an’ın ışığında ahiret eksenli bir hayatı yaşamak her zaman ilk sıradaki işimiz olmalı ve bu ilk gündem maddesi ardından gelen bütün gündemlerimizi de yönlendirici, sınırlandırıcı ve belirleyici bir rol oynamalıdır.

f- Böyle olunca, hayatımızın diğer gündem maddelerinde yer alan her şey de, ilk maddedeki ölçüye uyum sağlayınca hepsi ibadet olma vasfı kazanacak ve sonuçta hayat ibadet kılınmış olacaktır.

Halbuki pratikte çoğunlukla yapıldığı gibi, gündemin birinci maddesine diğerlerinden birisi yerleşirse, kulluk eksenli mesela zengin olmak, kariyer yapmak, iktidar olmak, dünya ekinini/kazancını arttırmak vb birinci maddeye yerleşirse, yani her şeye rağmen zengin olmak, kariyer yapmak, ya da iktidar olmak, dünya kazancını arttırmak, dünyada rahat yaşamak hedef alınırsa, kulluk daha sonraki maddelerde ikinci plana düşürülürse, ilk maddede yer alan hedefler gündemin sonraki maddelerine düşürülmüş olan kulluğu belirlemeye, sınırlamaya başlayacaktır. Sonuçta da artık bu ilk hedeflere ulaşmaya engel olmayacak kadar kulluk yapma noktasına sürüklenmek kaçınılmaz olacak, hevanın ilahlığı ve şirk meydana gelecektir.

III – Dünya Hayatı ve sekülerleşme/Dünyevileşme

“Dünya” kelimesinin kendisinden türediği “Ednâ” kelimesi Kur’an’da; küçük, az veya eksik (58/Mücâdele, 7; 73/Müzemmil, 20), daha uygun, daha münasip, daha yakın (2/Bakara, 282; 5/Mâide, 108; 33/Ahzâb, 51), daha değersiz, âdi, hayır yönünden daha az (2/Bakara, 61; 32/Secde, 21), yakın mekân, yer olarak daha yakın (30/Rûm, 3) gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

Konumuz olan ‘dünya’ kavramı, Ahiret veya Ahiret hayatının karşılığı olarak, ‘hayatü’d dünya-yakın hayat’ anlamındadır. Bu kelime Kur’an’da çok sık ve Ahiretten veya ölümden önceki hayatın sıfatı olarak geçmektedir. Kur’an, ‘dünya’ kelimesini, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran iğreti, adi, sefil bir hayatın karşılığı olarak kullanmaktadır. Bu kelimeyi çoğunlukla Ahiret hayatı ile birlikte söz konusu etmektedir. İki hayat arasında karşılaştırma yapmakta, Ahiret hayatının üstünlüğünü ve devamlılığını vurgulamaktadır. Kur’an, Ahireti unutturmayan, kişinin kulluk görevlerine engel olmayan, insanı sapıklığa götürmeyen ‘dünya hayatını’ kötülememektedir. Hatta bunun bir mutluluk olduğunu, mü’minlerin bu anlamda dua etmeleri gerektiğini öğütlemektedir. (Bakara: 2/201) (Araf 7/56, Nahl 16/22, Yunus: 10/64)

Kur’an, ‘dünya’ ile Ahiret arasında  bir tercih söz konusu olduğunda, elbette Ahiretin tercih edilmesini emrediyor, aksi davranış sergileyenleri kınıyor. Çünkü Ahiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır. (Duhâ: 93/4) ‘Dünya hayatını Ahirete tercih edenler, uzak bir sapıklığa düşerler.( İbrahim: 14/3) Allah’ın hükümlerine kulak  vermeyip, Ahireti unutanlar; dünyaya karşılık Ahireti satanlardır. Böyle bir alış-verişin hiç te kârlı olmadığı Kur’an’da hatırlatılır. (Bakara: 2/86,90) Bu anlayışa sahip olanların yaptıkları işler kendilerine dünyada da âhirette de bir yarar sağlamaz (2/Bakara, 217).

Müslümanlardan bazıları da Ahiretlerini kazanmak için dünyalarını satarlar. Kur’an, Allah yolunda cihad etmenin bu anlama geldiğini ve böylelerinin büyük bir sevaba kavuşacaklarını haber veriyor ve bu tercihi övüyor. Allah yolunun şehitleri bu çok kârlı alış-verişin canlı örneğidir. (Nisa: 4/74 – O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.)

Kur’an-ı Kerim’e göre ‘dünya hayatı’, bir oyun (oyalanma) ve bir eğlencedir, (En’am: 6/32, Muhammed: 47/36, Ankebut 64 vd.), aldatıcı bir metadır (fayda, alınıp satılan şey) (Âli İmran: 3/14, 185; Tevbe: 9/38 vd.), geçici ve önemsizdir.( Nisa: 4/77.) ‘Dünya hayatı’ yağmurla biten ve yeşeren, sonra da bir afetle yok olup giden ekin gibidir.( Yunus: 10/24; Kehf: 18/45.) Oyun, oyalanma, eğlence ve bir süs olmasının yanısıra; mal ve çocuk bakımından bir övünme ve bir çoğalma yarışıdır. O, aldatıcı bir geçinme aracıdır.( Hadid: 57/20.) Mal sahibi olmak çocuk edinme ve diğer sahip olunan şeyler aslında ‘dünya hayatı’nın süsüdür. Ancak varılacak yerin en güzeli, mutluluğun en şahanesi Allah’ın katındadır.( Âli İmran: 3/14.)

‘Dünya hayatı’, bu gibi özellikleriyle aldatıcı, oyalayıcı, gaflete düşürücü, asıl maksattan uzaklaştırıcı, gelip-geçici ve vefasızdır. Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır (hayır), doğrusu (aslında) onlar âhiretten korkmuyorlar.” (74/Müddessir, 53).

Peygamberimiz(s) de bir çok sözünde ‘dünya hayatı’nın bu özelliklerini anlatıp, onu aşırı sevip, ona bağlanmaktan mü’minleri sakındırmıştır. Buyuruyor ki: “Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin seni kör ve sağır yapar”.( Beyhakí, Şuabü’l İman’da, nak. Kütübü Sitte: 7/242.)

İslâm, her konuda olduğu gibi bu konuda da insan hayatına ve arzularına bir denge getiriyor. Allah’ın insanlar için yarattığı zinetleri (süsleri ve geçimlikleri) kimsenin yasaklamaya ve  haram kılmaya hakkı yoktur. Ancak insan bu zinetleri helâl yoldan aramalı, harama harcamamalı, mal ile şımarmamalı, malı haksızlık aracı olarak kullanmamalı, mal ile meşgul olarak Allah’tan ve Ahirete hazırlanmaktan uzaklaşmamalı, üzerinde (zekât, sadaka ve nafaka gibi) hakkı olanların hakkını vermeli.

Peygamberimiz(s) dünyadan yüz çevirerek, devamlı ibadetle meşgul olup, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını bile karşılamayan sahabelerin tutumunu tenkit ettiği gibi, dünyalık ve mal sevgisini kalbe yerleştirip kulluk görevlerini ihmal edenleri de uyarmıştır. “Vallahi ben bundan sonra sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum. Aksine sizden evvelki ümmetlerin önüne dünyalıklar serilip birbiriyle yarıştıkları ve onları helak ettiği gibi sizin önünüze de serilip çekişmenizden ve sizi de helak etmesinden korkuyorum.” (Buhari, Cenaiz 72; Menakıb 25; Müslim, Fezail 30-31)

“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının…” (Müslim, Zikr 99; Tirmizî, Fiten 26; İbn Mâce, Fiten 19) “… Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” (İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588)

‘Dünya hayatı’ ve ahirete hazır olma arasında bir denge olmalıdır. İslâmın hoş görmediği ‘dünya hayatı’, insanı Allah’tan uzaklaştıran yaşama anlayışıdır. Mal, servet, makam ve mevki tutkusu, şöhret hastalığı, şehvetlere esir olma, lüks ve israf anlayışı, malla şımarma ve dünyalıklara köle olma akılsızlığıdır. Dünya mutluluğu ile âhiret saâdeti birbirine zıt değildir; âhirette ödül kazanmanın yolu, dünyadan tamamen vazgeçmek değildir. Âhiretlerini kaybedenler dünyada da mutlu olamazlar. Dünyada zevkleri, güzellikleri sonuna kadar yaşasalar (46. Ahkaf 20) da mutlu değildirler. Onlar için dünyada rezil olmak, ahirette ise azab söz konusudur (Bakara 2/85).“Kâfirler için dünyada ve âhirette şiddetli bir azap vardır.” (3/Âl-i İmrân, 56).

Peygamberimiz (s) “Ümmetim hakkında endişe ettiğim hususların en tehlikelisi, hevâya uymak ve tûl-î emeldir. Hevâya uymak insanı hak yoldan saptırır, Tûl-i emel ise ahireti unutturur”( İsmail El Acluni- Keşfû’l Hefa- Beyrut: 1351 C:1 Sh:68 Ayrıca Sahih-i Buhari- İst: 1401 K.Rikak;4) buyurmuştur. “Cennet’e gitmek isteyen, tûl-i emel sâhibi olmasın. Dünyâ işleri ile uğraşması ölümü unutturmasın. Haram işlemekte Allah’tan hayâ etsin” (Hadîs-i şerîf-İbn-i Ebid-Dünyâ). Tûl-i emel sâhipleri, ibâdetleri vaktinde yapmazlar. Tövbe etmeği terk ederler. Kalbleri katı olur. Ölümü hatırlamazlar. Vâz ve nasîhattan ibret almazlar. Bitmez tükenmez bir hırsla hiç ölmeyecekmiş gibi dünya süslerinin peşinde koşarlar. Tûl-i emelin sebepleri; dünyâ zevklerine düşkün olmak, ölümü unutmak ve sıhhatine, gençliğine aldanmaktır.

Dünyevileşme kavramı; ahiret hayatını unutan, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan ve şehvetlerinin peşinde koşan insanın içinde bulunduğu hali ifade eden bir kavramdır. İslâm âlimleri dünyevîleşmeyi, insanlığı tehdit eden bir dalâlet ve heva-hevesin ilâh edinildiği bir hayat tarzı olarak değerlendirmişlerdir. Hayatı sadece bu dünya hayatından ibaret görme; uhrevî olanı erteleme veya reddetme anlamında dünyevîleşme, insanlığın tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir. Bütün Peygamberler (ASV) de işte bu büyük sapmaya karşı insanları uyarmak, cahiliye kirlerinden arınıp şeytanı, hevayı ve tagutları ilah edinmekten kaçınarak, ibadet ve itaati sadece Allah’a has kılmaya çağırmak üzere gönderilmişlerdir.

Batı toplumunun içinde bulunduğu derin hurafe ağından kurtulmak için geliştirdiği Sekülarizm, Kur’an’ın tabiriyle, uhrevî olanın ertelenip dünyevî olan lehine derin bir sapkınlığa dönüşmüş olan bir olgudur. Kur’an, dünyevîleşmeyi, insanı, insanlığı tehdit eden bir sapkınlık olarak nitelemekte; heva ve hevesin İlâh edildiği bir hayat tarzı, bir kulluk şekli olarak nitelendirmektedir. Sekülarizm, Dünyevîleşme; İsim, felsefe: Dünyacılık. Dini inançlarla uygulamaları, yalnız kişisel değil, fakat toplumsal karar alma ve eylemde yol göstericiler olarak değerlendirmeme tavrı ya da süreci; dini düşünce uygulama, inanç ve kuralların toplumsal anlam ve öneminiyitirmesi süreci (Cavizci,2005:“Dünyevîleşme” mad.;  http://www.tdk.gov.tr/tdksozluk/sozara.htm).Sekülarizm, hayatın her alanında ilâhi teklifleri (vahyi) devre dışı bırakma, dinîn şiarlarını/sembolleri anlamsızlaştırma ve dini sadece vicdanî bir tercih olarak değerlendirme halini ifade eden bir ideolojidir.

Sekülerleşme; amelde, itikatta, bilinçte bozulma; dünyevîleşme yönünde değişim, hayatın her alanında dinsel düşünmeyi devre dışı bırakma, dinî sembolleri anlamsızlaştırma ve dini ancak vicdanî tahayyül olarak konumlandırmadır. Modern döneme ait bir kavram olan Sekülarizm, Batı’nın, kendi problemlerine yönelik tarihsel serüveni içerisinde ortaya çıkmış bir çözüm şeklidir. Siyasal literatüre giren laiklik de öyle. Laikliğin en yalın tanımı, din ile siyasi iktidarın egemenlik alanlarını birbirinden ayırmaktır. Bu açıdan İslâm ile lâiklik, birbirinin taban tabana zıddı olan iki ayrı inancın/dünya görüşünün ifadesidir. Laiklik, Batı’da anlamını bulan, kilise imanına dayalı ilâhi saltanat/ devlet anlayışına (teokrasi) tepki olarak gelişmiştir.Sekülarizm’in modernleşme süreçleri içinde gerçekleşen bir tür kendiliğinden gelişmeye gönderme yaptığı yerde, laikliğin toplumu sekülerleştirmeyi amaçlayan bir kamu otoritesinin belli bir laik toplum telâkkisi veya tasarımını hayata geçirmek amacıyla, insanlara ve insan topluluklarına dayatmada bulunmasına atıfta bulunduğu söylenebilir.

Dünyevîleşen insan, benmerkezcidir. Dünyevîleşen insan, psikolojik açıdan faydacı, ilkesiz, günübirliktir. O, haz halini muhafaza edebileceği her düşünceyi her ortamı kabul eder ve karşı çıkmaz. Bu durum onun için inandığı gibi yaşayamadığı zamanlarda yaşadığı gibi inanmaya başlaması demektir. ‘Nefsî insan’ da diyebileceğimiz sadece kendi için yaşayan dünyevîleşmiş insan, kalıcı değer üretmediği gibi nefsinin tatmini söz konusuysa toplumsal bir çok faydayı da tahrip etmekten geri durmaz; dolayısıyla, hayata, olaylara hep kendi menfaati açısından değer biçer.

Yahudilik, uhrevî olanı Hıristiyanlık ise dünyevî olanı ertelemekle vahyden sapmışlardır. İslâm, bütün anlamlarıyla bir denge dinidir. Bunu Kur’an’da birçok ayette görmemiz mümkündür.Ahireti belirleyici kılmakla beraber, dünyayı da ahiretin tarlası olarak niteleyip, ihmalini ya da dışlanmasını değil, imtihan ve hesap bilinciyle, kulluk eksenli bir tasavvurla ilahi hudut ve ölçüler içinde değerlendirilmesini önerir. İsrailoğullarının Yahudileşme serüveni aynı zamanda tarihteki dünyevîleşmenin de seyir haritasıdır. Yahudileşme, dünyevîleşmenin toplumsal prototipidir. Zira İsrailoğulları, dünyevîleştikçe Yahudileşmişlerdir. İsrailoğullarının dünyevîleşmeleri, taşkınlık yapmaları, kendilerinin yaratılıştan itibaren üstün olduklarını söylemeleri, hayata son derece düşkün olmaları, daha iyiyi daha kötüyle değiştirmek istemeleridir.

Protestanlaştırma, dinin sekülerleştirilmesi çabasıdır. Yani protestanlaşma sekülerleşmenin bir başka ama daha özel biçimidir diyebiliriz. İslâm’ın protestanlaştırılması hesabı onun siyâsaldan soyutlanması imkanını kendilerine sağlayacaktır. Nitekim bu hesap, İslâm’ın, kamusal alandan yani siyâsî, toplumsal, ekonomik, kültürel alandan uzaklaştırılması ve sadece Allah ile kul arasında olup biten bireysel bir inanç meselesine indirgenmesine yöneliktir.Protestanlaştırma sürecinde İslâm’dan istenen Hıristiyanlığın başına getirilenin aynısıdır. Tüketim kültürü aracılığıyla popülize edilen toplum, İslâm’ı bir hayat tarzı olmaktan çıkartıp salt felsefî bir tercih haline getirilmek istenmektedir. Batı, İslâm’ı, laik (seküler) yeni bir okumaya tabi tuttuğunda bizatihi sekülerleştiremediğini dinden kopmadan dünyevîleşmenin farklı bir formu olan Protestanlaştırmak istemektedir.(Ramazan Yazçiçek, Kur’an’ın Dikkat Çektiği Dünyevîleşme -Haktan Uzak Bir Sapıklık).

İslam ve Müslümanlar uzun zamandan beri dış ve iç kaynaklı bir sekülerleştirme, protestanlaştırma projesine muhatap bulunmaktadır. Küresel emperyalist korsanların ve yerli işbirlikçilerinin çıkarları olan statükoyu korumak ya da yeni çıkarları istikametinde yeni bir statüko oluşturmak üzere, statükoyu kitleleri Allah ile aldatarak kabul ettirecek bir statüko dinine ihtiyaç duymaktadırlar. Bu “dine karşı din” stratejisi gereğince yeni statükonun dinini, “ılımlı İslam” olarak adlandırmakta, dini özgürlükleri bireysel bazda kısmen genişletip kitlelerin beklentilerine cevap verip memnun ederek, yeni statükoyu oturtmaya çalışmaktadırlar. Dünyevileşmenin siyasal alandaki karşılığı laiklik, toplumsal plandaki karşılığı sekülerizm bir şekilde Müslüman halklara benimsetilmeye, liberal kültür ve kapitalist ekonomiyle meczedilmiş bireysel İslam algısı inşa edilmeye çalışılmaktadır.

Dünyevileşmenin siyasal ve ekonomik hayattaki sekülerleşme olarak bu “ılımlı İslam” algısıyla örtüştürülerek, bir “Protestan İslam” anlayışı üretmeye çalışanlar; iki koldan hareket ediyorlar. Birincisi, iç ve dış statükonun egemenlerinin emperyalist, modernist dönüştürme planları, zihinlere yönelik işgal ve dönüştürme projeleridir. İkincisi de, bu zorba egemenlerin hışmından korkarak, ya da onlara yaranmak, onlardan çıkarlar devşirmek amaçlı olarak kimi ilahiyatçıların, bazı Müslüman yazarların ve bazı dini cemaatlerin, birincilerin bu konudaki dönüştürme çabalarına, projelerine destek vermeleridir.

Dünyevileşmenin önemli bir göstergesi de, boş işlere dalarak kaybedilen vakittir. Türkiye’de yaşayan insanların sadece % 4’ü dergi okurken, herhangi bir kitabı halkın sadece % 4,5’u okuyabilirken, % 94’ü televizyon seyrediyor. Yaşadığımız bu topraklarda her akşam ortalama dört saat televizyon karşısında vakit geçiriliyor. İnternet kullananların büyük çoğunluğunun (% 90 civarında) chat, oyun ve porno programlarıyla meşgul olduğu, ancak % 10 civarında kullanıcının ticarî, bilimsel, fikir-yorum ve dinî içerikli programlarla ilgilendikleri ifade ediliyor. Spor, televizyon, müzik, derken internet insanları kendine tutsak ediyor, bağımlı yapıyor ve uyuşturucu görevi üstleniyor, insanımızın zamanını kemiriyor. İnsanlarımızın günde ortalama dört saati televizyon veya bilgisayar karşısında boş işlere dalarak geçiyor.

Allah’ın ve Rasûlü’nün dâvetleri insana hayat verir. Allah ve Rasûlünün mesajlarından uzak şuursuz yaşayış, yaşamamak demektir, hayattan uzaklaşmadır, insanın bir gününü bile gerçek anlamda yaşayamaması demektir.

Günümüz insanı, sanki hiç ölmeyecekmiş ve hesaba çekilmeyecekmiş gibi yaşıyor. Dünyaya imtihan için değil, geçim veya seçim için geldiğini sanıyor. Dünyevîleşmenin daha dünyadayken avans cinsinden cezasını tadıyor. Zamanın bereketini yok edecek şekilde onu harcıyor. Teknolojik aygıtlar, hayatı kolaylaştırıp modern insan için bolca boş vakit ayırmayı hedeflediği halde insan boş vakti olmadığından yakınıyor. İnsanın temposu çok arttığı ve nice araç-gereç kullandığı halde, insan kendini düşünecek zaman bulamıyor, çevresine, ailesine, çocuklarına zaman ayıramıyor. İbâdete ve okumaya ise zaten hiç vakit ayıramayacak hale geliyor. İbâdet/kulluk için yaratılan insan, önem sırasını öylesine altüst etmiş ki, işinden, gücünden, eğlencesinden vs. vakit kalırsa, birkaç dakikasını kulluğa ve ibâdete veriyor. Kulluktan çok daha önemli şeylere öncelik tanıdığı için, Allah’a ayıracak vakitlerini, olmasa da olabilecek şekilde en gerilere bırakıyor. Yorgun argın ve en verimsiz zamanlarını okumaya, sohbete veya ibâdete ayırabiliyor en iyi ihtimalle. Ha bire koşturup duruyor, ekmek parası için. Gerçekten ekmek mi bu kadar pahalı ve cennetten daha kıymetli, yoksa ekmeği bu kadar yücelten insan mı çok ahmak, tartışılmıyor bile.

Hâlbuki her ânımızdan hesaba çekileceğiz. “Kim zerre miktarı hayır işlerse onu (karşılığını) görür, kim şerre kadar şer işlerse onu(n cezasını) görür.”(99.Zilzal 7-8). “Kişi hesap gününde şu hususlardan sorulacaktır. Bunların cevabını vermeden hiçbir yere adım atamayacaktır. Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini ne işte harcadığından, malını nereden kazanıp nerelere harcadığından, öğrendiği ile ne derece amel ettiğinden.”

Ölmeden, o büyük hesaba muhâtap olmadan önce kendimizi hesaba çekmek, zamanımızın kıymetini bilmek zorundayız. Ahmaklar zamanı nasıl öldüreceğini, akıllılar ise nasıl kazanacağını düşünür. Suçu zamana atıp, zaman kötü diyemezsin. Ey insan, zaman sensin, sen iyi olursan zaman da iyidir, eğer sen kötü isen zaman da kötüdür. Hayatınızı seviyorsanız zamanınızı boşa harcamayınız, çünkü zaman hayatın kendisidir. İki kere yıkanamazsın aynı ırmakta; üzerinde akan sular, şimdi yeni sulardır. Çoklukla, makamla, sükseyle övünen bir kitle oluştu. Çocuklarımız popüler kültürün kurbanı oldu. Hepsi beğenilme güdüsüyle yaşıyor. Çocuklarımız kötülüklere hayır diyemiyor, çünkü yalnız kalmaktan korkuyorlar. Hâlbuki bizim bütün peygamberlerimiz yalnız bırakılmıştır, dışlanmıştır, sürülmüştür, hakarete uğramıştır. Ama bizim gençlerimizin kınanmaya, yalnız bırakılmaya, horlanmaya tahammülü yok. Musibetle imtihanının doğru cevabı sabırdır, nimetle imtihanının doğru cevabı ise vazgeçebilmektir.(Ahmed KALKAN)

IV – Bahçe Sahipleri Kıssası, Tâlût’un ordusu, Nuh(as)’ın oğlu ve Uhud okçuları misalleri ve günümüz Müslümanları.

a – Dünyevileşmeye önemli bir örneğin Kalem Suresindeki Bahçe sahipleri Kıssasında yer aldığını görüyoruz: Allah’ın zenginin malında fakir için bir hak belirlediğini ve bu emanetin sahibine ulaştırılması gerektiği hakikatini unutarak, yoksulların haklarını vermeden bahçedeki ürünleri devşirmek niyetiyle sabah erkenden bahçelerine giden bahçe sahiplerinin ürünlerin ve bahçenin mahvolmuş haliyle karşılaşmaları ve bunun üzerine yanlarındaki mutedil şahsiyetin, “ben size Rabbinizi tesbih etmeniz gerektiğini söylemedim mi” yani “Allah’ın emrine riayet, itaat etmelisiniz demedim mi?” uyarısı gerçekleşir. Bunun üzerine, bahçe sahiplerinin, ölümü, hesabı, ahireti unutarak, yoksulun hakkını gasp edip daha çok zengin olma hırsıyla dünyevileşerek Allah’a itaati terk ettikleri için tevbe edip pişmanlık duydukları ifade edilir. (Kalem 17-32)

b – Dünyevileşenlerin psikolojisini Talut Kıssası üzerinden anlamaya çalışırsak,Talut’un askerlerinin içmemesinin ya da en fazla bir avuç içilmesinin emredildiği nehir suyunun dünyayı ve dünyevileşmeyi sembolize edebileceği üzerinden günümüze ibretler çıkarabiliriz: (Bakara 249).

Talut’un askerlerinin çok az bir kısmı hariç nehirden kana kana içmiştir. Ondan sonra ilginç bir şey olmuştur. Bu kişiler, “biz de savaşacak derman kalmadı” demişlerdir. İşte böyledir. Dünyevileşen insanların mücadele azmi kalmaz. Düşmanla mücadele etmemek için türlü türlü mazeretler uydurmaya başlarlar. Vazgeçemedikleri, kaybetmekten korktukları pek çok şeyleri vardır artık.. Bu kişiler rahatlarını bozan kişileri ve görüşleri tehlikeli görmeye başlar. Dünyevileşmenin doğal sonucu işte budur.

c – Nuh (as)’ın oğlunun, tevhid gemisine binmeyip yükseklere çıkarak korunabileceğini söylemesini müteakip büyük dalgaların araya girip onu götürmesi de dünyevileşme bağlamında ibretler çıkarılacak bir örnektir. (Hud 42-46)

Bugün de bizler evlatlarımızı tevhidi bir hayata çağırdığımızda, onlar dünyevi bir takım hesaplarla, bazı mevki makamlara yükselerek, bir takım dünyevi imkan ve zenginlikleri elde ederek itibarlı ve güven veren konumlara geleceklerini zannediyorlar. Halbuki, izzet, itibar ancak Allah’ın yanındadır ve güvende olmak da ancak tevhid gemisine binerek, iman ettikten sonra imanına zulüm/şirk bulaştırmayanların ve hidayete erenlerindir. (Niza 139, En’am 82).

Tabi ki, tıpkı tevhid gemisine binmeyip dağlara çıkarak güvende olacağını sanan, ama yükselen dalgalara kapılarak boğulmaktan kurtulamayan Nuh’un(as) oğlu gibi, ahiret ve hesap bilincini terk edip dünyevileşerek, dünyevi bazı imkanları elde ederek kendileri için itibarlı, hayırlı ve güven veren sonuçlara ulaşacaklarını düşünenleri de, yükselen dünyevileşme dalgaları kuşatıp giderek tevhidi hayattan daha fazla uzaklaştırıyor ve sonuçta bu girdap içinde kaybolup gidiyorlar. Kendilerini diriltecek, hayat verecek vahiyden uzaklaşıp dünyevileştikçe, fizyolojik olarak yaşasalar da manevi ve ruhi olarak ölüler haline geliyorlar, izzet ve şereflerini yitirip, dünyevileşme dalgalarının girdabında zelil konumlara sürükleniyorlar.

d – Uhud savaşında tepeyi bekleyip İslam ordusunun arkasını kollamakla görevli okçuların zafer kazanıldı zannıyla ganimetten pay kapmak amacıyla görev yerlerini terk etmeleri sonucunda, İslam ordusu büyük yenilgiye uğruyor.

Okçular diğer arkadaşlarının ganimetleri toplamaya başladığını görünce, kendileri toplama işinde rol almadıkları için dağıtımda, toplayanlardan daha az ganimet almaktan korktular. Yerlerinden aniden ayrılmaya kalkışmalarının nedeni işte buydu. Daha sonraları bazı özürler öne sürmeye çalıştılar, ama bu özürler kabul edilmedi. O zaman Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi: “Aslında siz bana güvenmediniz. Size adaletli davranmayacağımı ve gerçek hakkınız olan payı vermeyeceğimi düşündünüz.”

Ali İmran 161:“Hiç bir peygambere, emanete ihanet yaraşmaz”. Bu ayette Rabbimiz, Allah’ın Peygamberi (s.a) hakkında bu tip yanlış düşüncelere kapılmayı sorguluyor ve şöyle diyor: “Siz kendi çıkarlarınızın, Allah’ın Peygamberi elinde güven içinde olduğundan nasıl şüphe ediyorsunuz? Allah’ın Rasûlü’nün kendine emanet edilen serveti adaletsizce dağıtacağını nasıl düşünebilirsiniz?”(Mevdudi-Tefhim)

O gün ganimetten pay almak için aceleyle sorumluluklarını, mevzilerini tek edip, dünyevi çıkarlar peşine koşan okçular gibi, bugün de pek çok Müslüman, kendilerine yakın gördükleri kimselerin iktidarında, istikameti kaybederek iktidarlara doğru koşuyorlar. Kimi maslahatlar adına tevhidi stratejik yürüyüşlerini bırakarak, taktik hesaplar ve pragmatik beklentiler uğruna İslami mücadeleye zarar veren sistem içi siyasi iktidarlara destek veren konumlara doğru savruluyorlar. Halbuki, Saraylarda yer verilen Ashab-ı Kehf sultanın sarayında yüzüne Hakkı haykırarak mağaraya sığınmayı tercih ettiler. Yusuf (as) Allah’ın dininin ölçülerinden taviz vermemek adına zindana atılmayı tercih etti. Firavun’un sarayında büyümüş Musa(as) Hak’tan taviz vermemek için çöllere vurdu kendisini. Rasulullah(s) şirk sistemi içinde “devlet başkanlığı”, “zenginlik” teklif edilmişken, Allah’ın şeriatının, ilahi hükümlerin hakimiyetinden taviz vermemekte ısrar edip, ekonomik ve sosyal boykotlara, hicrete zorlanmalara ve en yakın arkadaşlarının şehid edilmesine göğüs gerdi. Ebu Hanife misali, güzel örneğimiz olan Rasullerin yolunun ilkeli ve onurlu takipçileri olan nice alim de, hem de bugüne göre çok daha İslami rengi yüksek iktidarların yanına gitmekten uzak durmuş, bu sultanların verdikleri yüksek mevkileri bile reddederek şehid edilmeyi göze almışlardır.

Bütün bu örnekler göstermektedir ki, Kur’an’da övülerek bize örnek gösterilen bütün Peygamberler, öncü şahsiyetler ve aynı yolu takip eden alimler, hep vahye dayalı ilmin, İslami ölçü ve ilkelerin ve tevhidi istikametin tavizsiz takipçisi olmuşlardır. Allah’ın hükmünün hakim olmadığı, adaletle hükmetmeyen iktidarlardan, saraylardan uzaklaşarak, gerektiğinde zindanlara, mağaralara, çöllerin zorluklarına, ekonomik sosyal boykotlara ve hicrete katlanmışlardır. Bugünün Müslümanlarının çok önemli kesimi ise, onların sağlayacağı imkanlar için şirke bulaşmış iktidarlara ve saraylara doğru koşuyorlar.

V – Dünyevileşmenin en önemli göstergesi İSRAF’tır. İlahi Ölçüleri aşan her fiil israftır. Allah israf edenleri sevmez.

İsrafın lügat anlamı; insanın fiillerinin tümünde hududu/ölçüleri aşmasıdır (Ragıp el-İsfahani, Müfredat, s. 239). Kur’an’da her türlü aşırılık için kullanılan ve şiddetle eleştirilen israf kavramı, dilimizde lüzumsuz harcamaların ötesinde bir kullanıma sahip değildir. Halbuki en büyük israf kişinin Allah’ın koyduğu sınırları aşması, en önemli israf da kişinin yalnız Allah’a kulluk hudut ve ölçülerini aşarak hayatını israf etmesidir. “Firavun ve erkanının kendilerine fenalık yapmasından korktukları için toplumun az bir kesimi dışında kimse Musa’ya inanmamıştı. (ve inne fir’avne leâlin fil ard, ve innehû leminel musrifîn.) Çünkü Firavun yeryüzünde büyüklenen bir zorbaydı. O, gerçekten müsriflerdendi (ölçüyü taşıranlardan-aşırı gidenlerdendi).” (Yunus 10/83)

Kur’an’da israf genellikle yukarıdaki ayette görüldüğü gibi, Allah’a karşı gelip, O’nun sınırlarının dışına çıkan, küfrün önderliğini üstlenerek yeryüzünde bozgunculuk yapan Firavun ve benzerleri, aynı zamanda onun çizgisinin ölçüyü taşıran takipçileri için kullanılmıştır. “(Benden onlara) De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran (israf eden) kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar.” (Zümer 39/53). Kur’an muhtemel bir sapmaya karşı da müslümanların şöyle dua ettiklerini bize bildirir: “Rabbimiz, günahlarımızı (zunûbenâ) ve işimizdeki aşırılıklarımızı (israfena-israfımızı) bağışla, ayaklarımızı sağlamlaştır (sabit kıl) ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et.” (Ali İmran 3/147).

Kur’an’ın muhkem hükümlerine göre; dünyevileşmeden korunmak için ölçü tartı tam yapılacak, helal kazanıp helal alanlara harcanacaktır, meşru alanlardan kazanılan helal kazanç yine meşru alanlara harcanacaktır. İsraftan ve cimrilikten kaçınılacak, Allah yolunda sarf (infak) edilecek, zenginin üzerindeki emanet olan fakirin hakkı sahibine verilecektir. Alışverişin helal, faizin haram olduğu bilinciyle hareket edilecektir.

Hud 85, Şuara 181-184, En’am 136, Nahl 56, Bakara 195, 262, 215, 219, 245, 267, 274, 275, 276 Ali İmran 134, 180, Araf 31, İsra 26-29, Enbiya 9, Furkan 67, Kasas 77.

İsraf deyince akla gelen ilk anlam dünya nimetlerinden yararlanırken aşırı gitmedir. Kur’an, israf kavramını bu anlamda da kullanmıştır. Dinimiz, dünya nimetlerinden yararlanmayı yasaklamamış bilakis bu nimetlerin inananlar için olduğunu söylemiştir (Araf 7/31-32). İslam, ancak dünya hayatının cazibesine kapılıp tercihini bu yönde kullanarak ahiret inancından bağımsız bir dünyevileşmeye karşıdır (Kehf 18/28). Gerektiğinde tüm dünya nimetlerini bir kenara bırakmak ve tercihi Allah yolunda kullanmak için bu nimetlerden ölçülü olarak yararlanmak elzemdir.

“Yeyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü O, İsraf edenleri sevmez.” Harcamada israftan kaçınmak için cimrilik yapmak da kınanmış ve orta yolun izlenmesi istenmiştir: “Ve harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisinin arasında dengeli olur.” (Furkan 25/67).

VI – Kur’an’da yer alan, ahirette/hesap gününde fayda vermeyen pişmanlıkla kahrolup geri döndürülme isteği ve geri döndürülme halinde salih amel yapmak üzere taahhütte bulunmaya dair tespitler:

(Fecr 23, 24, Secde 12,15).

VII – Kur’an’da ahiretteki tartışmaların hatırlatılması suretiyle dünyada atılacak adımlara, tutulacak yola dikkat etmeye dair yönlendirme yapılır:

(Ahzab 66-68,Mümin 47-50, Zümer 55, 56).

VIII – Kur’an ve ibadetlerin arasının kesilmemesine, ibadetlerin parçalanmadan ubudiyet bütünlüğü içinde yapılması halinde etkili ve dönüştürücü olacağına dikkat çeken, Kitabı, dini bölüp parçalamamaya çağıran,ibadetlerin bütünlük içinde arındırıcı-inşa edici olduğuna dikkat çekenve hayatı (kamu-özel, bireysel-toplumsal diye) bölmeden hayatın bütününe Kitabın bütününü hakim kılmaya yönlendiren ayetler gündemimize hakim olmalıdır.

Kur’an’la irtibatı kesilmiş, Resulullah’ın (s) örnekliğinden, sahih sünnetinden koparılmış, parçalanarak, bölünerek, bir kısmı yapılıp bir kısmı yapılmayan ibadetler, birbirini besleme ve tamamlama imkânından yoksun kılınmış parça ibadetler, zamanla anlamını ve eksenini yitirerek şekle indirgenmektedir. Ancak, ibadetler bütünü içindeki yerini alan ve hayatı kuşatan Kur’ani ibadet kavramı ekseninde kalan ibadet; tezkiye, inşa ve inkılâba yol açabilmektedir.  (Ankebut 45).

Kitabın bir kısmını uygulayıp, bir kısmını uygulamayanları, ibadetler bütününü bölüp, parçalayıp, bir kısmını dışlayanları, Allah “kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr edenler” olarak nitelemekte ve dünyada rezil, rüsva olmakla ve ahirette de azap ile tehdit etmektedir. Tıpkı İslam ümmetinin içine sürüklendiği bugünkü zillet ve rezillikte olduğu gibi. (Bakara 85)

Hicr 90-93. ayetlerde zikredilen toplumlar, Kur’an’ı bütünüyle kabul etmiyorlar. Bir kısmını kabul ederken; bir kısmını reddediyorlar. Bunu yaparken arzularına, ihtiraslarına uyuyorlar. Kur’an’ın ayetleri arasında ayırım gözeten bölücüler, yaptıkları bu ayırımdan sorumludurlar.

İnsanların bazıları ise, Allah’a kulluk yaparken, ibadetleri bir ucundan, kıyısından tutmakta, samimiyetle ve tam anlamıyla kucaklamamakta, işleri iyi gittiği, hayatın akışı içinde zorluklarla sınanmadığı sürece bu kıyısından tuttuğu ibadetlerini sürdürürken, bir musibetle, sıkıntıyla imtihan edilse hemen gerisin geriye döner, dinden yüz çevirir, zaten kıyısından tuttuğu ibadetlerini de kolayca terk eder. Adeta kendisine isabet eden musibetin faturasını Rabbine keserek, dünya ve ahiretini mahveder. (Hac 11)

Böyle bir insan zayıf karakterli olduğu ve İslâm’la küfür arasında kararsızlıkla gidip geldiği için “nefs”inin kölesi olur. Bu tür insan, adeta İslam ile küfür arasında sınırda durur. İslâm’ı kişisel çıkar için seçer. Bütün istekleri yerine gelir, kolay ve rahat bir hayat sürerse İslâm’a bağlı kalır; Allah’tan razı olur ve imanında “sebat” eder. Tam tersine, eğer “iman”ı ondan bazı fedakarlıklar ister veya bazı sıkıntılarla karşılaşır, Allah yolunda zorluk ve kayıplara katlanması gerekir, yahut da istediklerine sahip olamazsa, Allah’ın ilahlığı, Rasûl’ün elçiliği hakkında tereddüt etmeye başlar ve “İman”ın her şeyinden şüphe duyan bir kimse olur. İşte o zaman bir kazanç elde edeceği veya bir kayıptan korunmasını sağlayacak olan her gücün önünde boyun eğmeye hazır bir hale gelir.

Kur’an-ı Kerim’in ifade tarzı, bu tür insanın Allah’a yönelik ibadetini “bir yol kenarındaymış gibi” şeklinde tasvir etmektedir. Bu ibadet samimi ve yakin bir imana dayanmamakta, bu yüzden o kişi sürekli ve kalıcı olarak ibadet etmemektedir. Kur’an-ı Kerim bu tip insanların ibadetini daha ilk dokunuşta yere yıkılacak gibi dengesiz duran bedensel bir hareket gibi tasvir ediyor. Bunun için bir fitne ile karşı karşıya kalınca hemen yüzüstü yere kapanıyor. Dengesiz durduğu için yere yuvarlanması kolay oluyor.(Mevdudi, Tefhimul Kur’an).

Bir alandaki ibadet bir başka alanda da Allah’a itaat ve ibadete sevk eder: Bir alanda Allah’a itaat ederek gerçekleştirdiğimiz ibadetimiz, hayatı kuşatan bu kavramın yönlendiriciliğinde başka alanlarda da Allah’a itaat etmeye ve başka ibadetleri de yerine getirmeye sevk eden ve bizleri arındırıp yücelten bir fonksiyon görür. Tabii ki ancak, Kur’ani bir anlam ve içerikle, ihlaslı bir teslimiyetle yapılan ve kulluk (ubudiyet) bütünü içindeki yerinde duran ibadetler bu fonksiyonu görebilmektedir. Mesela kavminin müşrikleri, vahye dayanarak kendilerinden yapmalarını istediği şeyleri, (şirkten uzaklaşma, zekât verme, ticaret alanında ölçüyü tartıyı doğru yapma, birbirinin mallarını haksızlıkla yememe) konusundaki emirleri tebliğ ettiğinde,  Şuayb (as)’a “sana bunları namazın mı emrediyor?” diye soruyorlardı. Onlar bunu alay etmek amacıyla söylemiş olsalar da, bu tespit aynı zamanda onların namazın böyle bir işlevini fark ettiklerini de göstermektedir.

İşte namaz bu yüzden inkarcıların hedefi haline gelmektedir. Ve bir kimse namazı gerçekten kılıyorsa hakikatleri tebliğe başlar ve onların kötü yollarını eleştirir. Nitekim korktukları da budur ve bu yüzden sanki tüm belaların nedeni namazmış gibi onu giderek artan bir şiddetle yuhalarlar. “Ey Şuayb, atalarımızın taptıkları ilahlara tapmayı bırakmamızı ve mallarımız konusunda dilediğimiz tasarrufları yapmaktan kaçınmamızı emreden, empoze eden faktör, şu kıldığın namaz mıdır?” diyorlar. (Hud 87)

İman ve Salih ameller, inanç ve ibadetler organik bir bütün oluştururlar. Hayatın bütün alanlarını düzenleyen ibadetler birbirinden ve imandan koparılamaz. Ne inanç namazdan ve ne de bunların ikisi pratik hayatın yasalarından ve sosyal kurumlardan ayrılamazlar. Ancak tıpkı Şuayb (as)’ın kavminde olduğu gibi bugün de insanların çoğunluğu inanç ve ibadet ile yasayı ve insanlar arası ilişkileri birbirinden ayrı görürler. Kur’an’ı ve ibadetleri bölüp parçalarlar ve bir kısmına tabi olup diğer kısmını dışlarlar. İnanç ile kimi şekli ibadetleri Allah’a yöneltir, O’nun emirlerine uygun yapmaya çalışırlarken, yasalar ile insanlar arası ilişkileri Allah dışındaki kaynaklara dayandırırlar, bunları o kaynakların direktiflerine göre düzenlerler. İşte özü ve kökeni itibari ile müşriklik, putperestlik budur. İnsanı arındırmayan, tevhidi inkılaba yol açmayan ibadetler de, Kur’an ve ibadetler bütününden ve hayatın tümünü kuşatması gereken ubudiyet kavramından soyutlanmış ve şekle indirgenmiş içi boş parça ameller de, bu tür insanların amelleridir.

İşte Şuayb (as)’ın kavmi, onun namazının, kendisine hayatın bütün alanlarında namazın Rabbinin kurallarına uymayı emrettiğini, bunun ise kendilerince kabul edilemeyeceğini söylüyorlardı. Namaz ibadetinin, hayatın diğer alanlarında da aynı Allah’ın hükümlerinin esas alınmasına sevk edeceğini ve bütün alanlarda sadece Allah’a ibadet ve kulluk yapılması gerekeceğini onlar bile fark ediyor ve bu da işlerine gelmediği için tevhid dinine karşı çıkıyorlardı.

Kendimizi sorgulamalıyız. Acaba bizim namazlarımız da bize her alanda Allah’a itaat etmeyi, Allah’ın dini uğrunda fedakârca hizmet etmeyi emrediyor, bizi bu hayırlı istikamette yönlendiriyor mu? Yoksa namazlarımız, oruçlarımız ve bütün ibadetlerimiz, sadece şekli bir boyutta kalan, hayatımızda inkılap meydana getirmeyen içi boş şekiller haline mi geldiler? Ubudiyeti, kulluğu parçalamadan, hayatı ve dini bölüp parçalamadan hayatın bütününe Kur’an’ın, dinin bütününü hakim kılmaya çalışıyor muyuz? Yoksa Kur’an ile bağı koparılarak forma indirgenmiş bütünlükten yoksun parça ibadetlerle oyalanıyor muyuz?

IX – Dünyevileşme belasından korunmak için, Kur’an’la bağı kesilmeden huşu içinde ve ubudiyet bütünlüğü korunarak yapılan ibadetlerin, salih amellerin kötülükleri giderdiğine, günahlar ve ibadetlerin hayatı ele geçirme mücadelesine dikkat çeken ayetlerin de üzerinde tefekkür edilmeli ve gereği yerine getirilmelidir.  

Ankebut 45 – (Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.

Ancak, ibadetler bütünü içindeki yerini alan ve hayatı kuşatan Kur’ani ibadet kavramı ekseninde kalan ibadet; tezkiye, inşa ve inkılâba yol açabilmektedir. İşte ibadetler, ancak bu anlamda hayatı kuşatırlarsa, günahları temizleyerek hayattan kovma fonksiyonunu görebilmektedirler.

Bu ayetten de anlaşılacağı üzere, Allah kitabı okumayı ve namazı kılmayı emretmektedir. Kur’an’la bağlantılı ibadetin “hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyacağını” bildirmektedir. Namazda olduğu gibi, aslında bütün ibadetler, eğer içi boş bir formdan ibaret değillerse, huşu içinde, ihlasla ve Kur’ani içerikle yapılıyorlarsa, mü’mini kötülükten alıkoyma, günahlardan arındırma ve iyiliğe sevk etme fonksiyonu göreceklerdir.

Hud 114 – Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler (salih ameller)kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.

Bu ayette de, namaz kılmak (ikame etmek) -eksiksiz ve dosdoğru bir şekilde- emredildikten sonra iyi amellerin kötülükleri giderdiği vurgulanıyor. Bu ifade geneldir ve tüm iyilikleri (salih amelleri) kapsamaktadır. Namaz da en büyük iyiliklerden (salih amellerden) biridir. Bu sınıflandırmaya öncelikle dahildir. Yoksa bazı tefsircilerin anladığı gibi kötülükleri gideren iyilik namazla sınırlı değildir.  Bu ayette kötülüğü dünyadan kazımanın yolu gösterilmekte ve “Salih ameller işleyin ve onlarla kötülüğü yenin” denilmektedir. (Seyyid Kutup, Fi Zilal’il Kur’an).

X – İbadetler ve Günahlar Birbirini  Hayattan Kovmaya Çalışırlar.

Yukarıdaki bölümde doğru konumdaki ibadetlerin, mü’minleri günahlardan arındıracağını, sahih bir imana ve Kur’an’a dayalı ibad­detlerin kötülüklerden alıkoyacağını, günah işlemeye engel olacağını ve insana onur kazandıracağını tespit etmiş bulunuyoruz. İbadetler hayata hakim olup kuşattıkça, günah ve kötülükleri hayattan kovma fonksiyonu görmektedirler. Eğer günahlar hayatı kuşatır hale gelirse, o zaman da günahlar ibadetleri hayattan kovmakta, giderek azalmasına ve içinin boşalmasına yol açmaktadır. Yani hayat alanında, ibadetler ve günahlardan hangisi hakimse, diğerine hayat hakkı tanımamakta, biri diğerini sürekli hayattan kovmaya çalışmaktadır. Günahın ve kötülük­lerin bir insanı tamamen kuşatması hali ise, artık imanı da yok eden bir işlev görmektedir ki, Rabbimiz bu konuda bizleri uyarmaktadır:

Bakara 81“Hayır! Kim bir kötülük (günah) eder de kötülüğü (günahı) kendisin­i çepeçevre kuşatırsa, işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.”

Bir başka ayette ise, Kur’an’ın hükümlerini çiğneyip günaha dalanların, böylece onu yalanlayanların, bu suretle kazandıklarının, onların kalpleri üzerinde pas tutup kararttığı, Allah’ın böyle kalpleri perdel­lediği ifade edilmektedir.

Mutaffifin 12-13 –Onu ancak hükümleri çiğneyen ve günaha dalan kimseler yalanlar. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, “eskilerin masalları” der.

14 – Hayır hayır, öyle değil. Aksine onların kazandığı günahlar kalplerinin üzerine pas olmuştur.

15 – Hayır! Onlar şüphesiz o gün Rablerinden (O’nu görmekten) mahrum kalmışlardır.

16 Sonra onlar muhakkak cehenneme gireceklerdir.

Evet, isyankarlıkta direnen kalp kararır ve körelir. Üzerini kalın bir perde örter. Vahyin aydınlığının oraya girmesine engel olur. Onu bu aydınlıktan mahrum eder. Yavaş yavaş duyarlılığını kaybettirir. Zayıflamasına ve ölümüne yol açar. Rasulullah (s.a) kalbin paslanmasını şöyle izah etmektedir: “Bir kul günah işlediğinde, kalbinde siyah bir leke meydana gelir. Eğer o kul tevbe ederse, bu siyah leke kaybolur. Şayet tevbe etmez ve günah işlemeye devam ederse, bu leke onun tüm kalbini sarar.” (Müsned-i Ahmet, Tirmizi, İbn Mâce, Neseî, İbn Cerir, Hakim, İbn Ebi   Hatim, İbn Hibban).

Kur’an-ı kerim’in “Hayır! Aksine kazandıkları kalplerini karartmıştır.” ayetinde geçen karartma işte budur. Bu sonuç, insanların, üst üste günah işleyerek kalbin körelmesine ve ölmesine kadar bu tür hareketlerini ısrarla sürdürmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple, iman edenlerin imanları bile, böyle günahta ısrarcı süreçlerin sonunda yok olabilmekte, imana şirk bulaştırılabilmekte, zulüm giydirilebilmektedir.(En’am 82)

Ubudiyet bütünlüğünün parçalandığı ve kimi ibadetlerin şekli boyuta indirgenerek de olsa yapıldığı, ancak hayatın pek çok alanında ise Allah’a ibadetin terk edildiği bu tür süreçlerde doğan boşluk (Allah’a ibadete tahsis edilmeyen hayat alanı) günahlar tarafından doldurulmaktadır. Ve bu günahlar, giderek diğer ibadetleri de hayattan kovmak suretiyle, işgal ettiği alanı genişletmeye çalışmakta, hatta insanları tamamen kuşatarak imanlarını şirke bulaştıracak olumsuzluklara da yol açabilmektedir.

O halde, yukarıda da ifade edildiği üzere, ibadetlerimizi, Kur’an’la bağlantılı ve ubudiyet bütünlüğü içinde yerine getirmeye çalışmalıyız. Bu anlamdaki bilinçli ibadetlerimiz, giderek günahları hayatımızdan kovacak ve hayatımızı ibadet kılacak Kur’ani bir inkılaba yol açacaktır.

Bilmeliyiz ki, hayatın herhangi bir alanında ihlâsla, iman-amel bütünlüğünü koruyarak ve Allah’ın istediği ölçüler içinde Rabbimize ibadet ve itaati gerçekleştirdiğimizde, bu ibadetimiz;  – birinci olarak, bizi günahlardan alıkoymak  – ikinci olarak, kimi günahlarımızı örtme/silme fonksiyonu görmek suretiyle, – üçüncü olarak da, diğer hayat alanlarında da aynı Allah’a ibadete, aynı kıbleye yönelmeye teşvik ederek, yönlendirerek, giderek tüm hayatın günahlardan temizlenip ibadetlerle kuşatılması ve böylece hayatın ibadet kılınması sonucunu doğuracaktır.

XI – Dünyevileşme hastalığının Müslümanları getirdiği nokta ve çıkış yolu

Genel olarak Müslümanlar olarak halimizi sorguladığımızda hiç de iç açıcı bir durumun olmadığı anlaşılacaktır. Genel hatlarıyla Müslümanların büyük çoğunluğunun hali şudur: heva ve arzuların dürtüsüyle ve çevre etkilemesiyle fücura, rucza(pisliğe) bulaşıp da bu kirlenmenin farkında olmamak. İslami ve insani duyarlılıkların giderek azalması ve halin kanıksanması. Allah’ın emir ve yasaklarına riayette daha duyarsız, daha lakayt davranılması, Allah’a© ve Rasulüne(s) itaatte daha gevşek olunması, namazlarda geciktirmelerin ve giderek kaçırmaların, unutmaların yaşanır hale gelmesi ve artması. Sorumluluk bilincinin fülulaşması, giderek kaybolması.  Salih amellerde azalma, tembellik, boş vermenin insanı kuşatması.

Ahiret’in gündemimizi belirlemekten çıkması, Müslümanların bir araya geldiklerinde gündemlerini, muhabbetlerinin eksenini, ağırlıkla dünyevi konuların, ev, araba, kıyafet, tüketim harcamaları, tatil ve eğlence, futbol, müzik vb. konuların teşkil ediyor hale gelmesi. Televizyon-Bilgisayar-cep telefonu, internet ve sanal dünya şeytan üçgeninde kaybolunması, filim, maç izleme, müzik, eğlence programı vb boş işlerde dalanlarla birlikte dalınması, hayatların bu alanlarda kirletilip çürütülmesi, zamanın israf edilmesi ve üstelik bunun bir sapma olduğunun farkında da olunmaması. Gece yarılarına kadar sanal alemde dalanlarla birlikte dalınması sebebiyle genellikle sabah namazlarına, hatta öğlen namazlarına bile kalkılamaması ve bu halin giderek kalıcı bir durum arz etmesi.

Ahiret ve hesap bilincinin belirleyici olduğu, İslami mücadele, hayatımızı İslamlaştırma, Rabbimizi razı etme, hayatımızı ibadet kılma gündemleri yerine büyük ve yoğun zaafların yaşanıyor olması. Başta Kur’an’ı hakkıyla okumak olmak üzere; kendimizi, dünyamızı, toplumumuzu ve hayatımızı tanıma ve inşa etme amaçlı okumaların tamamen gündemden çıkması. Ve bütün bu konularda yapılanların, yapılmayanların, yapılması gerekenlerin neredeyse hiç yer almadığı gündemlerde kaybolunması.

Allah© ve Rasulü’nün(s) açık uyarılarına rağmen, akıdevi bir sorumluluk olan Emr-i Bil maruf ve nehyi anil münker sorumluluğunun yerine getirilmesinde yaşanan tavsama, zayıflama veya tükeniş. Hatta bu sorumluluğu sürdürmek isteyenlere yönelik tepki ve kınamaların yaygınlaşması. Bireyselliğin, bencilliğin yaygınlaşması, rehavet ve konformizm içinde kendi kendine yeterli olunduğu, başkasına ihtiyacı olmadığı zannına kapılanların artması. Sadece kendi merkezli düşünen, cemaat ve toplumsallıktan ve bunun getireceği ilave yük ve sorumluluktan kaçan, başkaları için fedakarlık yapma hasletinin yitirildiği, sadece kendisi ve en fazla çekirdek ailesi için yaşayan,toplumsal sorunlara ve ümmetin sıkıntılarına ilgi duymayan bir hale gelinmesi. Dünya hayatının hazzına, menfaatlerine, kazancına ve tüketimine kilitlenmiş, bu hayattan aldığı lezzeti, zevki, keyfi arttırmayı hedef edinmiş seküler bir zihniyetin Müslümanları kuşatır hale gelmesi. Hayatın/ömrün israfı başta olmak üzere, vaktin ve nakdin israfının artması buna karşılık infak’ın azalması, hatta yok olması.

Bu durumdan kurtulmak istiyorsak;bizi bu hale düşüren sebepleri tasfiye edip hayatımızdan kovarak, Kur’an’ı hakkıyla okuyup, kulluk eksenli bir hayatı esas almaya, tevhidi bir imanı içselleştirerek, takvayı hakkıyla kuşanarak, Allah yolunda hakkıyla cihadı ikame ederek, Kur’an ile “büyük cihadı” sürekli kılmaya çalışmalıyız. İman-amel bütünlüğünde hayatımızı ibadet kılmaya, bütün hayat alanlarında sadece Allah’a secde etmeye, hayatımızı Allah’a rüku ve secde ettirmeye, hayatın bütününe Kur’an’ın bütününü hakim kılmaya çaba göstermeliyiz. Yakîn bir ahiret imanını ve hesap bilincini diri tutup, fıtrat ile vahyi bütünleştirip, dünya hayatımızı ahiretin tarlası olarak değerlendirmeye, hayatın hiçbir alanını Allah’tan ve dininden soyutlamamaya çalışmalıyız.

Bireysellik ve konformizm ekseninde kapitalist tüketim kültürünün sekülerleşme tuzağına karşı uyanık olmalı, kısacık ve az bir geçimlikten ibaret olan dünyanın süsleri, malı, makamı ve ticareti, zevkleri, hazları ve hırsları uğruna, hayatımızı ve imkanlarımızı israf ederek, ahiretimizi heba edecek bir ahmaklıktan uzak durmalıyız. Sonuç olarak dünyevileşerek dünyada rezilliğe, ahirette ise şedit azaba sürüklenmekten Allah’a sığınmalıyız. Her an ölecekmiş gibi ölüme hazır bulunmaya ve sürekli halimizi sorgulayıp hesaba çekmeye ve ruczdan arınmaya çalışmalıyız. “Verrucze fehcur” (Müddessir 5) ilahi emri gereğince, akıdevi ve ahlaki pislikler başta olmak üzere bütün dünyevi kirlenmelerden hicret etme çabamızı daima canlı tutmalıyız. Dünyevileşmekten kurtulmak için, bu, aklımızı, şahsiyetimizi, hayatımızı ruczdan arındırma ve vahiyle inşa çabamızı sürekli kılmalıyız.”

İlginizi çekebilir

Mehmet Pamak, İLKAV’da Kurban Bayramı Vaazında konuştu

Kurban Bayramının, sizlere ve ümmetin istikametini koruyan muvahhidlerine hayırlar getirmesini ve istikametinden sapmış kesimlerin de hidayetine vesile olmasını Rabbimizden niyaz ediyorum.