Ana Sayfa / Mehmet Pamak / Makale / İdeolojik ve Keyfi Yargı: Bir Ârâz mı Yoksa Doğal Bir Sonuç mu?

İdeolojik ve Keyfi Yargı: Bir Ârâz mı Yoksa Doğal Bir Sonuç mu?

Yargı sisteminin bu derece siyasallaştığı, yargı mensuplarının büyük çoğunluğunun, hukuk ve kanunlar yerine resmi ideolojinin yönlendirmesine tabi olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Türkiye’de, “hukukun üstünlüğü” yerine “üstünlerin hukuku”nun egemen kılındığı, “köpeklerin salıverilip taşların bağlandığı” ve derin güçlerin güdümünde “Yargıç Hakimiyeti”nin tesis edildiği, bu sebeple parlamento çoğunluğunu teşkil eden iktidar partisi millet vekillerinin bile, haklı olarak, yargıya güvenmediklerini açıkladığı, yargının askeri brifinglerle yönlendirildiği, hukuk devleti olmak bir yana kanun devleti bile olamayan bir sistemin varlığı, büyük bir çoğunluk tarafından yaşanarak tespit edilen bir husustur. Bütün bunlara rağmen, tabii ki, az da olsa, hâlâ hiç olmazsa kendi kanunlarına sadakat gösteren erdemli yargıçların varlığını ve mevcut kanunlar çerçevesinde objektif kararlar verdiklerini de ifade edelim. Ancak bu, son derece istisnai bir durumdur. Sisteme ve resmi ideolojiye, şu veya bu sebeple muhalif olan kesimlere, siyasi davalarda adaletten uzak bir yargı sürecinin varlığı, inkar edilemeyecek bir büyük sorun olarak ortada durmaktadır. İşte bu halin ortaya çıkmasına yol açan arkaplan, aslında nasıl düzeltileceğinin ipuçlarını da içinde taşımaktadır. Yargının bağımsız ve güvenilir olmamasının gerçek sebebini doğru tespit edip, doğru çözümler üretebilmek için, Kemalist sistemin seksen yılını bir bütün olarak değerlendirmek gerekmektedir.

Kemalist Sistemin Halka Karşı Savaşı

Laik Kemalist sistem; Müslüman bir halka, zorbaca yöntemlerle batının kültür ve yaşam tarzının kabul ettirilmesine yönelik, çoğu modası geçmiş, tükenmiş ve taklide dayalı bir kısım ilke ve “inkılâplar”dan ibarettir. Bu, sözüm ona “devrimler”; iktidarlarını sağlamlaştırmak isteyen batıcı kadroların, hevalarını tatmin etmek yanında, emperyalistlere yaranmak ve onların desteğini almak için yapıldığı halde, üstelik bir de halk adına ve halk için yapıldıkları iddia edilebilmiştir. Buna rağmen, halkla ve halkın diniyle savaşan sisteme ve egemen “tek parti“sine tutarsızlıkla “halkçı” niteliği yakıştırılmaya çalışılmıştır. Halbuki, Afet İnan‘ın, Mustafa Kemal’den aynen aktardığını ifade ettiği “inkılâp” tanımına göre; “inkılâp, Türk ulusunu geri bırakmış mevcut müesseseleri yıkmak, zorla değiştirmek demektir.”1 şeklinde tanımlanmıştır. Bu yaklaşımın sonucunda, Kemalist kadrolarca gerilik sebebi olarak görülen, halkın dini, kültürü, kimliği yıkılarak, yerine, zor kullanılarak batı kültürü yerleştirilmek istenmiştir.

İttihatçılardan arta kalan Kemalist kadrolar, neyi ne için yaptıklarının bilincinde oldukları ve halka karşı zulümlerini çok iyi bildikleri için, İsmet İnönü’nün daha başlangıçta ifade ve itiraf ettiği gibi, halkı hep “düşman” bellemişlerdir. İktidarı ele geçirdikleri ikinci meşrutiyet sürecinde, batılılarla işbirliği halinde, on yılda koca imparatorluğu tasfiye eden, Anadolu’yu da işgalcilerin istilasına terk eden, batı hayranlığını, batılı yaşam tarzını esas alarak, halktan ve İslam’dan kopmuş, pozitivizmi benimsemiş ve bütün bu sebeplerle de, haklı olarak halkın hiç sevmediği bir konumda bulunan, ittihatçı artığı batıcı subaylara yönelik olarak, Bursa’da yaptığı hitabında, (1919 yılında) İsmet İnönü; “halk da düşmanınızdır”2 uyarısında bulunmuştu. Batı taklitçiliği ile kendi öz kültür ve medeniyetlerine, halkın dini İslam’a ve İslami kimliğine savaş açanlar, sistemlerini korumaya yönelik tedbirlerini de, arkalarını yasladıkları emperyalistlere karşı değil, hep halka karşı almışlar ve kendi halklarına karşı hep teyakkuz halinde bulunmuşlardır. Montesquieu‘nün “Azgelişmiş ülkeler ordularının işgali altındadırlar”3 sözünü doğrulatırcasına, Kemalist sistem de aynı temel yöntemi koruyarak, yine halktan ve halkın dininden, kültüründen soyutlanmış batıcı bir ordunun güdümü altında vandal bir değişim ve batılılaşma yolu izleyerek, batı değerlerini, seküler kültürünü, hatta giyim ve kuşamını bile halka zorbalıkla dayatmıştır. Bu sebeple sistem, batıcı ordunun güvencesi altında halka karşı koruma altına alınmıştır. Kurdukları bu geri ve ilkel sistemin her an çökebileceği ve halkın özgür olması halinde yeniden köklerine dönebileceği korkusuyla, şiddete tapan paranoyakça politikalar izlenmiştir. Sonuçta kendi halkına düşman bir “frankeştayn” sistemi doğmuştur.

Pek çok aydın ve akademisyen de, Kemalizmi baskıcı bir despotizm, halk ve din düşmanlığı ve batıya yaranma sistemi olarak tanımlamaktadır. Ali Fuat Başgil’e göre; “Kemalizm, oligarşik bir iktidar, tahakküm ve geri bir otoriterizm, bir şeflik rejimi, bir din ve maneviyet düşmanlığıdır….” (Nakleden Bülent Tanör, Kurtuluş).4 Mete Tunçay’a göre de Laiklik, kültürel planda bir batı öykünmeciliği yada batıya yaranma gayretidir. Halktan farklılaşma çabası ve jakobenizmin kaçınılmaz sonucudur.” (Tek Parti Yönetimi)5

İşte bu nitelikleri haiz Kemalist despotizm, kendini halka rağmen ayakta tutabilmek için sürekli (bazen M. Kemali bile aşacak derecede) kan dökmüş, tabiri caizse kanla beslenmiştir. Nitekim, Mustafa Kemal de, 22 Ocak 1923’te Bursa’da yaptığı bir konuşmada açıkça bunu ifade etmekten çekinmemiştir. Bu konuşmasında, Kan ile yapılan inkılaplar daha muhkem olur, kansız inkılap ebedileştirilemez.”6 diyen Mustafa Kemal’in kadrosu, gereğini yerine getirerek, halkın göstereceği haklı ve doğal tepkileri engelleyebilmek amacıyla, bir kısmı da kendilerinin provokasyonu olan olayları ve tepkileri bahane ederek, “kurtarmayan savaş”ta ölenlerin çok üzerine çıkan sayılarda masum insanın kanını haksız yere dökmek için, üstelik sadistçe hazlar da duyarak yarışmışlardır. Çünkü “Tek Adam”, kan dökmenin gereğine ve önemine vurgu yaptıktan, “İkinci Adam” ise, “Halk düşmanınızdır” diye hedef belirledikten sonra, “kullarına” düşen görev ise, bu “ilah”lar adına halkın kanını dökmek olmuştur. Bu yüzden Harbiye Marşı’nda bu “kutsal kan dökücülüğe” atıfta bulunulmuş, “Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” denilmiştir. Evet doğru, kanla kurmuşlardı bu “cumhuriyeti”. Kör taklidin esas alındığı, özgür düşüncenin yasaklandığı yerde “irfan” barınamayacağı için, aslında “irfan”dan uzakta kurulan sistemlerini, ancak kan dökerek ayakta tutabileceklerini düşünmüşler ve buna göre davranmışlardı.

Kemalist Sistemde Yargıya Biçilen Rol ya da Sopa Politikası

Kemalist sistem, kanuna dayalı ya da kanun dışı keyfiliklerine, yalancı da olsa “meşruiyet” kılıfı geçirmek için, “faili meçhul cinayetler“e ilaveten, faili belli cinayetleri gerçekleştirmek üzere, genelde yargıyı kullanmak yoluna gitmiştir. Bu sebeple Türkiye’de yargı erki, başından beri, mazlum kitleleri, “terbiye” edip resmi ideolojiye göre hizaya sokmak için bir kırbaç olarak kullanıla gelmiştir. Öyle zamanlar olmuştur ki, yargıçların önemli bir kesimini sistemin kanunları bile önemsemez hale gelmiş, çoğunluk yargıçlar, resmi ideoloji bağnazlığından kaynaklanan önyargılarını, kanunları aşan bir inisiyatifle karar haline dönüştürebilmişlerdir. Bu hal, sistemin temel tercihlerinden kaynaklanmaktadır. Yani yargının çok şikayet edilen “ideolojik bağımlılığı“, “güvenilir olmaması” ve “keyfiliği”, bozulma sonucu ortaya çıkan bir sapma olmayıp, tam tersine egemen oligarşinin başından beri planladığı doğal bir sonuçtur. Kemalizmle ilgili inceleme ve araştırmalarıyla tanınan Levent Köker‘in tespiti de bu paraleldedir; “Kemalizm: İnkılâpların korunması amacıyla ve somut şartların gerekleri çerçevesinde, hukuk devleti ilkesinin göz ardı edilebileceğini öngörmektedir.”7 Yani laik Kemalist sistem hukuka değil, diktatörlüğe, keyfiliğe endekslenmiş bir sistemdir. Kemalist eğitim siteminin hedefi de, resmi ideoloji bağımlısı yargıçlar yetiştirmek olmuştur. Bu sebeple, yargıya bu adaletsiz konumu biçen Kemalist sistem değişmeden ve yeni yargıçlar, “insan hak ve özgürlüklerini korumayı, adaleti ikame etmeyi ve insanın onurunu ve fıtratını koruyup istikamet üzere tekamül ettirmeyi” eksenine alan; pozitivizmin tasallutundan arınmış bir eğitim sisteminde ve fıtratın getirdiği erdemleri koruyan özgür ortamlarda eğitilmeden, yargı erkinin, her zaman var olagelen istisnalar haricinde, bir bütün olarak, hak ve hukuk eksenli, adil ve güvenilir bir hale gelmesi imkansızdır.

“Eski Model” Avrupa Taklidi

Hak’ka ve halka savaş açarak, Avrupa’yı taklide kalkanlar, nedense, hiç olmazsa insan hakları alanında görece de olsa mesafe kat etmiş “çağdaş” Avrupa’yı değil de, “giyotin”in acımasızca işleyip, düşünenlerin, özgürlük isteyenlerin kafalarını kopardığı, “engizisyon” zulmünü ve koyu karanlığı ifade eden “Orta Çağ Avrupası“nı taklit edivermişlerdi. Despot “Roma Kilisesi“nin yerini “Tek-Parti”, ruhban sınıfının yerini de Kemalist kadrolar almıştı. Tıpkı orta çağdaki gibi, egemen “Kemalizm dini” dışında hiçbir din ve düşünceye müsaade edilmiyor, aklını kullanan, farklı bir dini benimseyen, düşünen, düşünce üreten ve düşüncesini açıklayan insanlar, yani kısaca, “farklı olan”lar, özellikle de Kur’an’ın hakimiyetini isteyenler, engizisyon mahkemelerinin yerini alan, İstiklal Mahkemelerinde, “Galile”ye yapılana benzer yargısız infazlarla Kemalizme kurban ediliyordu. Bu mahkemelerde, esas olan, inkılapları “daha muhkem kılmak ve ebedileştirmek” için kan dökmek ve “Ahlak (namus) ve din anlayışını yıkmak”tı.8 Materyalist batı kültürüne göre yetişmiş, insanı insanın kurdu yapan ve böylece insani erdemlerini yitirmiş bulunan kadrolardan, tabii ki, adalet beklenemezdi. Bu kadroların kültürel alt yapısı ve aldıkları pozitivist eğitim, kendi kanunlarına bile sadakat göstermeyen, ideolojisi uğruna insan onurunu ve insani erdemleri kolayca harcayabilen bir karakter ortaya çıkmıştı. Bu yüzden, “yargısız infazların” ve “faili meşhurların” sistemin kuruluş safhasından beri at oynattığı ve neredeyse sistemin karakteri haline geldiği Türkiye’de, İstiklal Mahkemelerinden DGM’lere kadar uzanan süreçte, hukuka uygun karar bulmak zaten oldukça güçtür. Verilen binlerce yargı kararıyla, binlerce masum insan haksız yere mahkum edilebilmiştir. Çünkü, İslam dışına çıkılarak, hakim beşeri sınıf ve güçlerin, diğer insanları da bağlayan kanunları, hevalarına göre yaptıkları sistemlerde, adaletsizlik ve zulüm zaten kaçınılmaz bir sonuçtur. Üstelik Kemalist sistem, batının faşist döneme ait kanunlarını alarak sistemini oluşturduğu ve Avrupa’daki, görece özgürlükçü, değişimi de takip etmediği için, batı standartlarındaki nispi bir adalete bile fırsat tanımayan çok daha büyük bir zulmü sürdürmek durumunda kalmıştır. Bütün bunlara bir de, bürokratik despotizmin baskıları ve ideolojik önyargılar da eklenince, kaçınılmaz olarak bu günkü manzara ortaya çıkmıştır.

Yargıdaki Keyfiliğin Kökleri

Öncelikle, resmi ideolojinin yönlendirmesi ile halkın düşman olarak algılanması ve sürekli halka karşı rejimi koruma refleksiyle karar verilmesi en büyük zaafı oluşturmaktadır. İdeolojik eğitimle daha çocukluktan itibaren beyinlerin yıkanması ve şartlandırılması da, farklıya tahammülü olmayan, fanatik şahsiyetlerin yetişmesine sebep olmuştur ki, bu da bir diğer büyük zaaf kaynağıdır. Bunun yanında, M. Kemal ve kadrosunun yıllar süren hukuka aykırı icraatlarındaki; keyfiliği kanıksayan uygulamaların oluşturduğu olumsuz geleneğin, kutsanarak bu günlere kadar aktarılmış olması da önemli bir başka zihni kirlenme ve şartlanma sebebini teşkil etmiştir.

Bu kötü gelenekten bazı örnekler vermekte fayda var. Tek Adam’ın tasfiyesine kurban giden ve hakkında keyfi olarak verilen idam cezası, darağacına götürülürken haber verilen, eski İttihatçı Cavit Bey’e İstiklal Mahkemesi başkanı şöyle der: “Cavit Bey, iyi bilin ki, İstiklal Mahkemesi şahsi kanaatine göre hüküm verir.”9 Yargıçların, şahsi kanaat ve önyargılarından bağımsız bir biçimde, somut delillere dayanarak ve mutlaka hukuk çerçevesinde kalarak karar vermesi gerektiğine dair hukuki anlayış, o günden beri, maalesef ülke hudutlarından içeri sızma imkanı bulamamıştır. “Şark İstiklal mahkemesinde savcı Süreyya Beyle tartışırken, üyelerden Lütfi Müfit Bey’in ‘Bizim amacımız belli, milli amacımız vardır. Ona varmak için ara sıra kanun üstüne de çıkarız’ demesi (Aybars, s. 95) bu egemen anlayışı yansıtmaktadır.”10 İşte bu anlayış sistemin nasıl bir hukuksuzluk ve hatta kanunsuzluk temeli üzerine oturtulduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim Mustafa Kemal‘de 16 Ocak 1923’te İzmit’te yaptığı bir basın toplantısında şunu söylemişti: “İnkılabın kanunu mevcut kanunların üstündedir.” Aynı mantıkla, Kemalist generallerin sık sık yaptıkları darbe dönemlerinde çıkardıkları yasaları, mevcut anayasa ve yasaların üzerinde telakki etmiyorlar mı? Darbe süreçleri dışındaki, aldatmaca “demokratik” dönemlerde de, generallerin hazırladıkları “kırmızı kitapların”, mevcut anayasa ve yasalar üzerinde işlev görmesi, aynı askeri vesayet mantığının sonucu olarak seçilmiş hükümetlere empoze edilmekte değil midir? Bu sözlerin üzerinden yaklaşık 80 sene geçtikten sonra, Cumhurbaşkanlığı döneminde Süleyman Demirel’in, aynı yaklaşımı, derin devletin, kuruluştan beri süregelen, “JİTEM”, “BÇG”, “ANDIÇ”, “Susurluk” ve “faili meşhur” benzeri hukuk ve kanun dışı eylemlerini “meşrulaştırmak” amacıyla, devlet görevlilerinin arasıra “rutin dışı“na çıkabileceğini ifade ederek tekrarlaması, sistemin süreklilik arzeden keyfiliğinin çarpıcı bir başka itirafını teşkil etmektedir. MGK’nın gizli yönetmeliklerinde, kendi halkına karşı “psikolojik savaş” yöntemlerini kullanmaktan söz eden “Milli Güvenlik Devleti”, “kanun ya da rutin dışına çıkmayı” da öyle ara sıra değil süreklilik arz eden bir şekilde gerçekleştirerek, halkın güven içinde yaşamasını engellemiş ve sürekli tedirgin olmasını sağlayarak tahakkümünü sorunsuz sürdürmeye çalışmıştır. Sistemin kuruluş döneminde, bizzat Mustafa Kemal’in yönlendirmesi ile başlatılan, zaman zaman “rutin dışı” (kanun dışı)na çıkılarak, “faili meçhul cinayet“ler ve darbelerle, “rutin içinde” kalındığında ise “yargı sopası”yla, muhalifleri tasfiye edip, halkı sindirme politikası gelenekselleştirilerek sürdürülmüş, oligarşi hep bu yöntemlerle egemenliğini ve sömürüsünü koruyabilmiştir.

İşte, Kemalistler o gün bu gündür, hep düşüncenin, fikrin ve İslam’ın düşmanı oldular ve Kemalizmi koruma güdüsüyle hep kendi kanunlarına bile sadakat göstermeyen bir keyfiliği esas aldılar. “Rejimimiz söz konusu ise, anayasa yada yasalar askıya alınabilir” anlayışıyla hareket ettiler, anayasalarını ve kanunlarını çiğneyen, askıya alan hep kendileri oldular. Sık sık darbeler yaparak, halkı kontrol altına almaya, sindirmeye, yeniden hizaya sokmaya çalıştılar. Ve tüm bu süreçlerde, yargı gücünü, despotizmin emrinde, halkı ve muhalifleri korkutmak, sindirmek ve tasfiye etmek için kullandılar. Böyle bir sistemde, halktan yana ve baskılara karşı özgürlük mücadelesi vermesi gereken aydınlar ne işle meşgul derseniz, işte orası, ayrıca ele alınması gereken, çok daha vahim bir bataklık görünümündedir.

Kemalist Yargı: İdeolojik Keyfilikler Manzumesi

Kemalist yargıçların önce asıp sonra dosyasına baktıkları, ya da kararı çoktan verdikleri halde adet yerini bulsun diye, sözüm ona savunmalarını dinleyip alay ettikleri masum pek çok insanın acılı hikayeleri, kan ve gözyaşları vardır, sistemin ilk kuruluş yıllarında. Şark İstiklal Mahkemesi üyesi Süreyya Özgeevren, “Hatırat’ında şunları anlatmaktadır; “Şeyh Said olayı ile ilgili olarak mahkemeye 20-25 yaşlarında, hiç Türkçe bilmeyen bir gencin sanık olarak getirildiğini, binlerce sanıklı mahkemedeki izdiham nedeniyle mahkeme heyeti olarak; ‘sorgulamaya bile gerek yok. Türkçe bilmeyen bir adamdan zaten memlekete hayır gelmez’ diyerek idamına karar verdiklerini anlatmaktadır. Bundan vicdan azabı duyduğunu belirten Özgeevren, öldürülen gencin sürekli rüyalarına girdiğini de ilave etmektedir.11

Yapanlar açısından oldukça basit ve gülünç olan, muhatabı olan halk bakımından ise kan ve gözyaşını ifade eden “şapka inkılabı” sürecinde, henüz bu kanun çıkmadan üç yıl önce yazılıp, bir buçuk yıl önce de basılmış olan “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı risalesi sebebiyle, İskilipli Atıf Efendi‘yi asacak kadar gözü dönmüş Kemalist yargıçlar, hala bu kitap ve düşünce düşmanlıklarını sürdürmektedirler. İskilipli Atıf Efendi, asılmayı hak etmişti, onların “inkılap“larından önce de yazmış olsa, değil mi ki, onların sistemlerini üzerine oturttukları Batı mukallitliğini eleştiren bir kitabı vardı, o halde asılmalıydı, üstelik başkalarına da “ibret olmalıydı” bu vahşet. Aslında Kemalizm, başından beri, kendisi için tehlike saydığı düşüncelerin yaygınlaşmasını engellemek üzere, sürekli temsili suçlular icad etmiş, yağdırdığı temsili ağır cezalarla, potansiyel muhalif kesimleri yıldırmayı hedeflemiştir. Özellikle, halkın, inkılaplarla yok edilmek istenen İslami kimliğine sahip çıkmasını önleyebilmek adına, çok sayıda Müslümanı haksız ağır cezalarla ezerek, kitlelere göz dağı verilmek istenmiştir. İşte İskilipli Atıf Hoca dahil, İstiklal Mahkemelerinde canına kıyılan pek çok kişi, halkı sindirmek üzere cezalandırılan, bu temsili suçlulardandır. Sistem, bu yöntemini hâlen de sürdürmekte olup, 28 Şubat sürecinde darbecilerin brifingleri ile yönlendirilen yargı eliyle, Sivas Davası sanıklarına, Nureddin Şirin‘e, bir grup tiyatrocu Müslüman gence ve bir kısım düşünce adamlarına verilen cezalar da bu anlamdaki temsili cezalar hüviyetindedirler.

Böylece, Kemalist sistemin kuruluşundan bu yana, Müslüman Anadolu halkının kendi İslami kimliğine sahip çıkma refleksiyle ortaya koyduğu tepkiler katliamlarla bastırılmıştır. Her türlü dini muhalefeti, dini düşünce açıklamasını “vatana ihanet suçu” sayan “Hıyanet-i Vataniye Kanunu” ve tam bir istibdatı getiren “Takrir-i Sükun Kanunu” gibi insan haklarını ve hukuku katleden kanunlar çıkartarak ve İstiklal Mahkemelerini “engizisyon” gibi çalıştırarak on binlerce masum insanın kanı dökülmüştür. Birinci Meclisi, “ihtimal ki bazı kafalar kesilecektir” diyerek tehdit eden ve sonuçta da bir darbe ile tasfiye eden Mustafa Kemal’in, kanun tanımaz kadroları, hilafetin kaldırılmasına karşı halkta meydana gelen tepkileri acımasız ve hukuksuz bir biçimde bastırmışlardır. Bunlardan sadece bir örnek verecek olursak; “Silifke’de ‘Hoca Askeri’ diye tanınan bir ilim adamı, tüm halka gözdağı vermek için, (sadece) hilafetin kaldırılışını eleştirdi diye idama çarptırılıp, alelacele asılmıştır.”12

3 Mart 1931 tarihli “Son Posta” da yer alan şu açıklama vahşetin boyutlarını ortaya koyacak mahiyettedir. “İstiklal Mahkemesi adlı cinayet çetesinin ünlü celladı Kara Ali, kendisiyle yapılan bir röportajda, astığı kişilerin sayısının 5216 olduğunu… itiraf etmiştir.”13 Tek bir celladın astığı sayı bu olunca gerisini siz düşününüz.

Kemalizmin, bu din düşmanlığı o boyutlara vardırılmıştır ki, kendileri de batıcı olan Mustafa Kemal’e muhalif paşaların kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası tüzüğündeki 6. maddede yer alan; “Parti, fikirlere ve dini inançlara saygılıdır” ifadesi bile, bu partinin ve kurucularının mahkum edilip tasfiye edilmesi için yetmiştir.

Kemalist sistemin, Orta Çağ Avrupası’nın “Engizisyon Mahkemeleri” ve “Fransız İhtilali”nin “Terör Mahkemeleri“ni taklit eden “İstiklal Mahkemeleri” ile başlatılan, bu, muhalifleri tasfiye ve halkı sindirme politikası, gelenek halinde sürdürülerek, DGM‘lere kadar ulaştırılmıştır. Bu süreçte, döneme göre, (Hıyanet-i Vataniye, Takrir-i Sükûn, TCK 141-142 ve TCK 163, TCK 312 ve Terörle Mücadele Kanunu vb gibi) farklı kanunlar kullanılsa da, amaç hep aynı olmuştur. Bu amaç, Kemalist sistemi ayakta tutmak uğruna yargısız yada keyfi yargıya dayalı infazlar yapmak, muhalifleri haksız ve ağır temsili cezalarla tasfiye ederek, halkı korkutmak, yıldırmak ve sindirmektir. Resmi ideolojiye aykırı düşen tüm muhalif kesimler, özellikle de Müslümanlar, Kürtlere yönelik asimilasyon zulmüne karşı çıkarak Kürt halkının haklarını savunan kesimler (DEP-HEP davaları ve halkın seçtiği milletvekillerinin sırf Kürt halkının haklarını savunmaya dair fikirlerinden dolayı on yılı aşkın zamandan beri ceza evinde tutulmaları örneklerinde olduğu gibi) ve egemen sömürüye baş kaldıran “devrimci sosyalistler” ideolojik yargı kararlarıyla büyük bedeller ödemeye mahkum edilmişlerdir.

Kanunların dışına yada “üstüne” çıkan yorumlarla, kanunsuz suçlar oluşturarak verilen kanun dışı temsili cezalarla muhalifleri susturmaya, korku salarak halkı sindirmeye yönelik yargı kararlarından bir kısmına da bu satırların yazarı olarak bizzat ben muhatap olmuş bulunuyorum. Bunlardan da iki örnek vermek istiyorum: 1) 1 Mart 1994 tarihinde yaptığım bir salon konuşmamda, üzerimizdeki resmi ideoloji dayatmalarını eleştirerek, ve bunun bir insan hakları ihlali olduğunu ifade ederek; “Ben Müslümanım, bu sebeple aynı zamanda Atatürkçü ve laik olmam mümkün değildir.” açıklamasını yaparak, ifade ettiğim “Bize ve çocuklarımıza, ilkokuldan başlayarak hayatın her alanında resmi ideolojinin dayatılıyor olması büyük bir zulümdür, bu zulme artık son verilmeli ve ülkemiz insanları özgür olmalıdır.” şeklindeki sözlerim sebebiyle, DGM savcılığı tarafından, İstanbul 4 Nolu DGM’de, TCK 312/2. maddeyi ihlal ederek, “din ayrımı gözeterek halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğim” iddiası ile dava açıldı ve yıllarca süren bir eziyet yapıldı. Söz konusu mahkeme, objektif karar verebilen, hiç olmazsa kendi kanunlarına sadık yargıçlardan oluştuğu için, 19.06.1995 tarihinde, 1995/155 karar nosuyla, oy birliği ile beraat kararı verdi. Çünkü böyle bir suç TCK’da tedvin edilmemişti. Yaptığım konuşmanın 312. maddeyle hiçbir ilişkisi yoktu. Yargıtay 8. Dairesi, suçun oluştuğu iddiası ile önce sözde usuli eksiklik sebebiyle beraat kararını bozdu. Mahkeme aynı beraat kararında ikinci kez direnince, bu sefer de esastan bozup geri gönderdi. Mesaj alınmıştı, egemen oligarşinin sopasının kanunlara rağmen kafamıza inmesi ve başkalarına da ibret olması isteniyordu. Yargıçlar, doğru ve kanuni bulmadıkları halde, 3. defasında baskıyla ideolojik karar vermeye zorlanıyorlardı. Bu sistem içinde, bu acımasız baskılara sonuna kadar direnebilecek kaç kişi çıkabilir ki? İki kez oy birliği ile beraat kararı verdikleri, suç unsuru olmayan bir konuşmadan dolayı, 4 nolu DGM yargıçları, nihayet üçüncüsünde bir yıl ceza vermek zorunda bırakıldılar.14 Sonuçta şöyle bir garabet doğmuştu; bize zulmeden, ideoloji dayatan sisteme yönelik eleştiri yaptığım ve “bize zulmetmeyin, ideoloji dayatmayın” dediğim için, “farklı dini kesimleri, din ayrımı gözeterek birbirine karşı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğim” gerekçesiyle bir yıl hapse mahkum edilmiştim. 2) 31 Ekim 1994 tarihli Haftalık Selam Gazetesi‘nde yazdığım bir yazıda; yine sistemin zulmüne ve çeşitli kesimlere yönelik insan hakları ihlallerine dikkat çekerek, oligarşik şahin güçlerin halkın muhalefetini parçalayıp, “böl yönet” fitnesiyle değişik toplumsal kesimleri birbirine düşürerek çatıştırdığını, böylece egemenliğini sürdürdüğünü, muhalif mazlum kesimlerin bu oyuna gelmemelerini ifade etmiştim. “Ey Kürtler, Türkler sizler aynı ümmetin çocukları Müslüman kardeşlersiniz, neden egemenlerin oyununa gelip birbirinize düşman oluyorsunuz, kardeşçe bütünleşip, zulme karşı birlikte mücadele edin”, “Ey Aleviler, Sünniler sizler aynı sistemin zulmüne maruz kalmış mazlum kesimler olarak, sizi birbirinize düşürüp, gücünüzü yok ederek hegemonyasını sürdürmek isteyen sistemin oyuna gelmeyin, güç birliği yaparak zulme karşı birlikte çalışın ve adalet sistemini kurun” gibi ifadelerle özetlenebilecek bu yazım sebebiyle de yine TCK 312/2’de düzenlenen, “halkı ırk, din ve mezhep ayrımı gözeterek, farklı ırk ve mezhebe mensup halk kesimlerini birbirine karşı kin ve düşmanlığa tahrik etmeyi suç sayan” maddeye göre, ancak bununla hiç alakası olmayan bir hükümle, “halkı devlete karşı kin ve düşmanlığa tahrik” saçma iddiasıyla (ki böyle bir suç TCK’nın başka bir maddesinde de tedvin edilmiş değildir) iki yıl hapse mahkum edildim. (5 Nolu DGM’nin 01.11.996 tarih ve 1996/775 nolu kararı). Bu kadar büyük kanunsuzluk karşısında şok olmuştuk. Bu sistemin ne kadar zalim, yargı kesiminin çoğunluğunun da ne kadar ideolojik kararlar verebildiğini bilmemize rağmen, doğrusu bu kadar açık bir “kanun dışı”lığı biz bile beklemiyorduk. Sonuçta bu kadar açıkça, kanuna aykırı ve kanunsuz suç ihdas edilerek verilen bu haksız ve kanunsuz kararın mutlaka bozulacağı umuduyla, Yargıtay nezdinde temyiz ettik. Beraat kararlarını her seferinde bozan Yargıtay bu sefer bu kadar kanunsuz bir cezayı hemen onaylayıvermişti. İdeolojik, siyasallaşmış yargıçlara denk gelen bütün davaların sonu, mutlaka zulümle noktalanıyordu. İstanbul 5 nolu DGM’de oynanan bu senaryo karşısında, mahkemede yaptığım savunmada şunları söylemek ihtiyacı duymuştum: “Bu keyfi tavrın bize taşıdığı mesaj şudur; İddia makamı demek istiyor ki, ‘Biz senin yazından rahatsızız, illâ da mahkum edilmeni istiyoruz. Bunun için TCK’nın her hangi bir maddesini kullanabiliriz. Yazının muhtevasının o maddeye uygun olması, o kadar önemli de değil. Hatta 312 yerine rast gele başka bir madde numarası da kullanabilir, mesela 512 veya 812 de diyebilirdik. Bu maddelerde ne yazdığı o kadar önemli değil, hatta böyle bir maddenin TCK’da bulunması bile gerekmez.”15 Yine aynı mahkemede yaptığım son savunmada, artık yargıçlarda da gördüğüm ideolojik kanunsuz karar verme eğilimi üzerine, hiç olmazsa kendi kanunlarına sadakat gösterecekleri bir objektiflikten bile umut keserek şunları söylemiştim; “Hukuka saygıdan vazgeçtim, hiç olmazsa kendi kanunlarınıza sadakat gösterin. Sizin sisteminizin kanunlarına sadakat gösterdiğinizde, benim söz konusu yazımla ilgili hiçbir suç unsuru bulmanız mümkün değildir. Eğer sizler, ne yazarsak yazalım, ne söylersek söyleyelim, resmi ideolojiye karşı ve bu günkü rejimin muhalifi olduğumuz için illa da bizi mahkum etmek önyargısı ve düşmanlığı ile hareket ederek, mutlaka TCK’nın her hangi bir maddesine bu yazıp söylediklerimizi sokabilme özgürlüğünü kendinizde görebiliyorsanız, bu ülkede kanun hakimiyetinden bile bahsedilemez olur. Ve siz istediğiniz yazıyı istediğiniz madde kapsamına sokarak “ben yaptım oldu” mantığıyla suçlayabilirsiniz. Böyle bir yaklaşım ve keyfilik karşısında bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur… O zaman buyurun meydan sizindir. İstediğinizi yapabilirsiniz.”16

Yargıç ve savcıların, bu kadar sorumsuz, önyargılı, ideolojik, keyfi davranarak, bu kadar siyasi kararlar verebildikleri bir ülkede yargıya güvenilebilir mi? Diktatörlüklerde bile, hiç olmazsa diktatörün çıkardığı zulme yol açan kanunlar geçerlidir ve siz ne yaparsanız başınıza ne gelir, bunu bilmenin sağladığı bir belirginlik içinde yaşarsınız. İşte ülkemizde, bu tarz bir diktatörlüğün de gerisine gidilmiştir. Ne yapar, ne konuşur ve ne yazarsanız, başınıza ne gelir bundan emin değilsiniz. ‘Yapılanların karşılığı nedir?’ sorusunda yaşanan belirsizlik, insanları bunaltacak noktalara ulaşmıştır. Mesela, İskilipli Atıf Efendi, Şapka inkılabından 3 yıl önce yazdığı bir kitaptan dolayı idam cezasına çarptırılacağını, Sivas sanıkları, bir protesto eylemine iştirak edip birkaç slogan söylemenin karşılığının idam cezası olacağını, Nurettin Şirin, Lübnan ve Filistin’deki Müslüman önderlerin resimlerini bulundurmanın cezasının 17,5 yıl ağır hapis olacağını, hayal bile edemezlerdi. Öyle bir belirsizlik ki, kanunlar değişmediği halde, eylem ve söylemde aynı olduğu halde, mahkemeye, şartlara, sanıklara, sanıkların ideolojisine, sanıkların toplum içindeki konumlarına ve konjonktüre göre değişen kararlar verilebilir.

Sonuç olarak, böyle keyfiliklerin egemen olduğu ülkemizde; vahye uygun Müslümanca yaşamak suç; bizzat rutin dışı devlet güçlerine ise, yargısız infaz, faili meçhul, adam kaçırma, yolsuzluk, rüşvet, uyuşturucu ticareti yapmak serbest. Aç çocukların baklava çalması ağır suç; egemen sermayeye, bankaları batırmak serbest. Adalet, doğruluk, dürüstlük suç; yalancılık, iki yüzlülük sahtekarlık, dolandırıcılık serbesttir. Laiklerden Müslümanlara yönelik her türlü zulüm, hakaret, kin ve düşmanlığa tahrik serbest; Müslümanların, “bize zulmetmeyin, haksızlık yapmayın” deyip adalet talep etmeleri bile suçtur. Zulmeden, asimile eden Türkçülük serbest; zulme karşı çıkma anlamındaki Kürt kimliğini ve adaleti savunmak ise suçtur. Egemen Türkçü bölücülük serbest; ümmetçi bir yaklaşımla bütün ırkları birliğe çağırmak suçtur. İşkence ve insan hakları ihlalleri serbest; hak, adalet, özgürlük talep etmek, insan haklarını savunmak suçtur. 16 yaşındaki İmam Hatipli kıza, zalim bakana yönelik “örtümden elini çek” pankartı açmak büyük suç ve ellerini kelepçeleyerek hemen zindana attırır; bir generalin Başbakan’a TV ekranlarından yansıyan ağır hakareti “boşalma hakkı”nı kullanmaktır ve generalin terfi ettirilmesine sebep olur. Generaller, bakanlar, profesörler, Anayasa Mahkemesi başkanları, Yargıtay başsavcıları ve medya, Müslümanlara yönelik sürekli ağır hakaretler yağdırma hakkına sahiptirler, “yarasa, yobaz, gerici, mürteci, örümcek kafalılar, adam bile değiller, vampir, habis ur, birinci öncelikli tehdit ve düşman, kahrolsun şeriat vb” nitelendirmelerle sürekli saldırmakta, hakaret etmektedirler ve bütün bunlar Müslümanlara yönelik bir iltifatmış gibi hoş görülmektedir; Müslümanların, bunlara karşı, “bize böyle yapmayın, bu yaptığınız zulümdür” diye itiraz edip eleştirmeleri bile, bu kesimlere hakaret olarak kabul edilerek, astronomik tazminatlara hükmedilir.

Özetle:

Zalime, kanun arka çıkar, yargıçlar selam durur

Hakkı yenen mazluma, bir de kanun ve yargıç vurur

Sistemin kuruluşunda, “ara sıra kanun üstüne de çıkarız” şeklindeki çarpık yaklaşım, sonunda ara sıra kanun sınırları içinde de kalmaya dönüşmüştü. Müslüman yada devrimci sol çevrelere ait birkaç gencin oluşturdukları kimi basit yapıları bile, güçleri yetmeyecek eylemlerle suçlayabiliyor ve hemen kolaylıkla anayasal düzeni yıkmaya yönelik kalkışmaların maddesinden yargılayıp idam cezaları yağdırabiliyor, buna rağmen güçleri yeten ve sık sık da anayasal düzeni silah zoruyla yıkan askeri darbelere, darbecilere ve darbe davetçilerine sürekli sesiz kalıyor, hatta 28 Şubat darbesinde olduğu gibi, darbecileri dakikalarca ayakta alkışlayabiliyor.

YAŞ Kararlarını Yargı Denetiminden

Kaçırmada Hukuk Oyunu

YAŞ kararlarını yargı denetimi dışına çıkaran uygulama da, işte böyle, rejimin korunması amacıyla, kanun hatta anayasa üstüne çıkarak, ordu içindeki oligarşinin beğenmediği, muhalif kabul ettiği suçsuz personeli keyfi kararlarla tasfiye etmenin, çarpıcı bir başka örneğini teşkil etmiştir. Şöyle ki; Anayasa’nın 125. maddesinde; “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu” belirtildikten sonra, “Cumhurbaşkanının yapacağı işlemler ile YAŞ kararlarının yargı denetimi dışında olduğu” ifade edilmiştir. İlgili Meclis tutanaklarından ve 125. maddenin gerekçesi ile bu madde üzerinde mecliste yapılan tartışmaların tetkikinden, açıkça anlaşılacağı üzere, anayasada zikredilen YAŞ kararları istisnası, sadece o zaman YAŞ yetkisinde olan “terfi ve emeklilik” gibi özel nitelikli kararları denetim dışında tutmayı amaçlamıştır. Ancak, anayasaya karşı hile yoluna başvurularak ve el çabukluğu ile 29.07.1983 tarih ve 2870 sayılı kanunla, 926 sayılı TSK Personel Kanununun 50/c ve 94/b maddelerinde değişiklik yapılarak, subay ve astsubaylar için, Genelkurmay Başkanlığı’nca gerekli görülmesi halinde, “disiplinsizlik veya ahlaki durum” sebebi ile Silahlı kuvvetlerden ayırma yetkisi, YAŞ’a da tanınmıştır. Böylece TSK’nın bu tür tasarrufları da anayasaya rağmen ve aykırı bir biçimde yargı denetimi dışına kaçırılmıştır. Evet bu değişiklik anayasanın gerekçesine, amacına ve ruhuna aykırı olduğu halde, darbeci generaller bunun da tedbirini, anayasanın kabulü ile yürürlüğe girmesi arasındaki bu dönemde keyfi bir biçimde yaptıkları bu tür tasarrufların anayasaya aykırılıklarının iddia edilemeyeceğine dair geçici 15. maddeyi anayasaya koymakla almışlardı.17

Fiilen pek çok alanda zaten kolay kolay denetlenip hesap sorulamayan askeri bürokrasi, ayrıca kendi askeri yargısını da emir komuta zinciri içinde özerk bir biçimde oluşturmasına, üstelik, sivil (!) yargı üzerinde de bu kadar tesirli olmasına rağmen, hâlâ nedense daha fazla yargı denetimi dışına çıkmak için özel bir gayret sarf etmektedir.

İstiklal Mahkemelerinden DGM’lere: Hep Aynı Adaletsizlik

Kendilerini; bırakınız hukuku, kendi koydukları kanunlarla bile bağlı kabul etmeyen, XIV Lui misali “kanun da devlet de benim” diyen Kemalist kadroların, keyfi kararlarına sahne olan, İstiklal Mahkemelerinden DGM’lere kadar devam edegelen süreçte, kanunsuz ideolojik kararlar ve yargısız infazlarla binlerce masum insan katledilerek, kanun ya da “rutin” dışına çıkmak gelenekselleştirilerek, kanun devleti olmaya bile imkan vermeyen militarist uygulamalarla bu günkü duruma gelinmiştir. İstiklal Mahkemesi yargıçlarını Mustafa Kemal belirliyor ve onlar Mustafa Kemal’in emrine göre keyfi kararlar veriyorlardı. Nitekim bu hususu Kâzım Karabekir şöyle ifade etmiştir: “İstiklâl Mahkemesi 2. Millet Meclisi’nin itimadından ziyade (ki 2. Meclis zaten Mustafa Kemal tarafından belirlenmiş olduğu halde-MP) Mustafa Kemal Paşa’nın emrine kul olan zatlardı.” (Kâzım Karabekir, Paşaların Hesaplaşması, s. 223)18 Başlangıçta Mustafa Kemal adına astığı astık kestiği kestik olan İstiklâl Mahkemeleri zulmü, bilahare Kemalizm ve askeri oligarşi adına ve DGM’lerle sürdürülmüştür. “Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor” azgınlığı ile Başbakan ve bakanları keyfi ve kanunsuz kararlarla asacak derecede darbeci askeri bürokratlara akıl ve iradelerini teslim etmiş nice yargıç ve savcılarca bu günlerin bataklığı oluşturulmuştur.

Haksız yere kıyılan canların, sırf inancı ve düşüncesi sebebiyle mahkum edilen on binlerce insanın çığlıkları kulaklarımızda çınlıyorken yargıya güven oluşur mu? Tüm bu olumsuz geçmişi ile yüzleşip, bu kirli geçmişinden beraatını ilan etmek ve tövbekar olmak suretiyle arınmadıkça, adalet eksenli bir dönüşüm geçirmedikçe, yargıya güven tesis edilebilir mi? Bunun yanında yüz yıl süren mahkemelerle, “geciken adalet, adalet değildir” sözüne haklılık kazandıran, “çek-senet mafyası”, “arazi mafyası” gibi kavramlarla yargı sisteminin çeşitlilik(!) kazanmasına; yargıdan adalet umudunu kesenlerin, bu tür yeni alanlar oluşturarak alternatif hak arama mercileri oluşturmalarına sebep olan bir yargı sisteminin, üzerine düşeni yaptığı söylenebilir mi? Yargının bağımsız ve güvenilir olduğu bir ülkede, “avukat tutma hakim tut” gibi tüyler ürpertici bir sapma doğabilir mi? Üstelik önemli bir sapma ve ahlaksızlığa işaret eden böyle bir söz, adil ve güvenilir bir yargı sistemine sahip bir ülkede, bu kadar yaygınlık ve doğallıkla ifade edilebilir, hatta neredeyse atasözleri mesabesinde bir özdeyiş haline gelebilir mi? Galiba bunlar ancak Türkiye’de olabiliyor.

“Öncelikle, din ve namus anlayışını kaldırmalıyız” diyerek yola çıkan Kemalizmin, materyalist, pozitivist eğitim programlarında ürettiği çıkarcı insan tipine uygun yargıç ve savcılardan önemli bir kısmının, bu şartlarda rüşvete bulaşmaları da kaçınılmaz bir sonuç olmuştur. Nitekim İstiklâl Mahkemelerinden bu yana, keyfiliğin ayrılmaz bir parçası olan rüşvet sürekli var olagelmiştir. Zamanın Van milletvekili İbrahim Arvas bu hususu şu ifadelerle anlatmıştır: “İftira, yalan ve dolan kampanyasının makineleri şiddetle çalıştırılıyor, dünyada görülmedik kötülükler ve fenalıklar isnat ediliyor ve gerçekmiş gibi işleme konulup cezalandırılıyordu. Hele İstiklâl Mahkemelerinde Elaziz’de kelle açık artırması yapılıyordu. Beş yüz altına bir kelle alınıp satılıyordu. Jurnali hazırlayan başkomiser ile Ali Saib’in çete arkadaşı Aşkitan’lı Paşo’nun da fazladan olarak 50 altını vardı. Bu suretle Şark İstiklâl Mahkemesi reisliğinden Ankara’ya dönen Ali Saib Bey 60.000 altınla geldi.”19

Kanun “üstüne” çıkabilen keyfi kararları ile kelle alabilen yada ağır cezalar verebilen İstiklal Mahkemesi hakimlerinin çok zengin olduklarını anlatan epey tanık bulunmaktadır. Aynı hastalığın bugün de devam ettiğine dair yaygın kanaatler söz konusudur. Nitekim İstanbul Barosu’nun meslekte en az 5 yılını doldurmuş avukatları kapsayan araştırmasının sonuçları son derece ürkütücü ve bir o kadar da düşündürücüdür: “Avukatların yüzde 94.9’u adli yargıda yolsuzluk olduğu görüşünde. Yüzde 63.1’i yolsuzluğu yargının en temel sorunlarından biri olarak görüyor. Yüzde 96.1’i yargıdaki yolsuzlukların örtbas edildiğini belirtiyor. Yüzde 88.3’ü Yargıtay’ın da yolsuzluğa bulaştığına inanıyor…”20 Emekli Savcı Sacit Kayasu da, Vakit Gazetesi’nde yayınlanan açıklamasında, bu önemli konuya içerden birisi olarak dikkat çekmektedir: “Özellikle aracılar vasıtasıyla pazarlanan rüşvetle, adalet adeta satılığa çıkarılmakta ve en yüksek fiyatı verene satılmaktadır. Asıl mücadele edilmesi gereken rüşvet türü budur.”21 Tıpkı emekli generaller gibi, emekli Yargıtay üyelerinin de holding yönetimlerinde astronomik rakamlarla iş bulmaları da, aynı yolsuzluk çarkının bir devamı olarak gündeme gelmektedir. Halkın sistemin kurumları arasında en az güvenilirlik konumuna oturttuğu yargıya güvenme oranı %15 olarak tespit edilmiş bulunmaktadır.

DGM’lerin Kuruluş Amacı Hukuki Değil, Siyasal ve İdeolojiktir

DGM’lerin kuruluş amacı bile, adaleti egemen kılmak olmayıp, devleti ve kemalist sistemi ne pahasına olursa olsun vatandaşlarına karşı korumak, birey hak ve hukukunu “ilah devlet”e kurban etmekten başka bir şey değildir. Benim cahiliye dönemi olarak nitelendirdiğim, İslam’la şereflenmeden önceki dönemimde bulunduğum Danışma Meclisinde 1982 Anayasa’sını hazırlayan “Anayasa Komisyonu”na sunduğum tekliflerime dair konuşmama, bu yazıyı hazırlarken bir daha baktığımda, o günkü ulusçu çizgiye uygun olmakla beraber, bu günkü bakış açımla utandığım bir muhteva ile karşılaştım. Ahmet Arvasi’nin katkısı, hatta bizzat kaleme almasıyla hazırlanan metnin DGM’lerle ilgili teklifi yaptığım bölümünde, ulusçu camia adına şunları söylemişim: “…Türkiye’de adalet mekanizmasının daha güçlü hale gelmesi, bilhassa rejime karşı işlenen suçların (ki bunlar artık aciliyet ve ihtisas gerektiren suçlardır) daha çabuk cezalandırılması fevkalade önemlidir. Herkesin devlete karşı yaptığı yanına kâr kalır da cezalandırılmazsa rejimin teminatını hukukun dışındaki unsurlarda aramak gerekir ki, bunun mahzurları açıktır (bu ifadeler, söz konusu mahzurlar olmasa hukuk dışı harekete de sıcak bakan, militarist bir anlayışı da ele veriyor). Kanun ve nizam hakimiyeti için, bilhassa rejime ve devletin temel esaslarına karşı işlenen suçların özel olarak teşkil edilmiş mahkemelerde görülmesinin temin edilmesi gerekir. … DGM’lerin hazırlanan anayasada yer alması ve demokratik hayata geçene kadar bilfiil kurularak faaliyete geçirilmesi uygun olacaktır. (Görüldüğü üzere demokratik olduğu bile şüpheli döneme de güvenmeyerek hemen fiiliyata geçirilmesini isteyen bir acelecilik söz konusu) Çünkü, normal adli mahkemeler bu konuda yetersiz kalmışlardır.”22 (Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da, devletin kendini korumak bakımından yetersiz gördüğü adli mahkemelere, vatandaşın hukukunu korumayı bırakıp, kendini koruyacak daha güçlü mahkemelere ihtiyaç duymasıdır ki, bu da büyük bir çelişkiyi ve devletin vatandaşa ve vatandaşın hukukuna öncelendiğini ortaya koymaktadır.) İşte bu konuşmamdaki, DGM’lerin kuruluş amaçlarıyla ilgili ulusçu yaklaşımı çok net bir biçimde ortaya koyan gerekçe, Anayasa Komisyonu’nda da kabul görmesi, yada itiraz edilmemesi sebebiyle aynı zamanda komisyonun da tasvibini alan bir gerekçe olmuştur. O günleri hatırladığım kadarıyla, DGM’lerin kuruluşunu hemen herkes, komünizm tehtidi gerekçesiyle, devleti ve sistemi halka ve halkın resmi ideolojiden farklı düşünen kesimlerine karşı koruma refleksi ile oluşturulan, hukuk ve adalet endişeleriyle alakasız rejim endişelerine endeksli mahkemeler olarak düşünüyordu. DGM’ler hukuki değil siyasal amaçları gerçekleştirmek üzere kurulmuş, asker egemenliğine de daha çok sokularak, genel hukuk prensiplerinden de daha çok uzaklaştırılmış mahkemelerdir. Hele zamanla, sistemin koruyucu kanatları altında hep korunmuş hortumcu çete davaları da kapsam dışına çıkarılarak, bu mahkemeler daha çok, resmi ideoloji ile uyuşmayan düşünceleri ve bunların örgütlenmelerini, sindirmeye ve tasfiye etmeye tahsis edilmişlerdir.

Düşünme serbest kalır, baskı ve engeller kaldırılarak, sopa politikalarına son verilerek halk özgürleştirilirse, insanlar temel hak ve özgürlüklerine sahip olurlarsa, kendilerine zulmeden, din, kültür, kimlik, şahsiyet ve özgürlüklerini yok ederek kendilerini köleleştirmiş olan, üstelik 80 yıldır rant eksenli hortumcu politikalarla kaynaklarını talan ederek kendisini sefalete mahkum etmiş bulunan oligarşiden hesap sorabilirdi. Akleden, düşünen, sorgulayan, hak, adalet, özgürlük isteyen, fakir kitlelerin alınterinin ve kaynaklarının talan edilmesine karşı çıkan, sömürüye, emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine yönelik eleştiriler ve karşı çıkışlarda bulunanlar susturulmaya, İstiklal Mahkemelerinin kaba yöntemlerini daha rafine bir biçimde uygulayarak muhalefet sindirilip tasfiye edilmeye çalışılmıştır.

Yapılması Gereken

Bu yazıda, belgeli örneklerle ortaya konanlar göstermektedir ki, yargının güvenilir olmayan hali, ideolojik ve siyasal bir bağımlılıkla malul durumu, aslında bir zaaf ve sapma olmaktan çok, sistemin kuruluşundan beri planlandığı duruşa uygun kaçınılmaz bir hal olarak ortaya çıkmıştır. Kemalist sistem, askeri bürokrasinin önderliğinde ve onun dayatmalarına uygun olarak kurulduğu için, asker bu sistemin sürekli sahibi ve gerçek iktidarı olmuş, askeri vesayet rejimi Cumhuriyet olarak takdim edilmiştir. Askeri bürokrasi, yargıya da resmi ideolojinin sopası rolünü yüklemiştir. Yargı da ideolojik ortak paydada bütünleştiği askeri bürokrasinin biçtiği bu konuma gönüllü olarak itaat etmiş, bugünkü yargı bataklığının ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Sistemin yapısından kaynaklanan korku psikolojisi, hasım olarak gördüklerine yönelik sürekli yeni korkular üretmesine, oluşturduğu korku krallığı ile kendini ayakta tutmaya yönelmesine sebep olmuştur. Muhaliflerini korkutup sindirebilmek için de, bu korku krallığının en çok ve en yaygın olarak kullandığı güç yargı gücü olmuştur. Yargı, ideolojik bakımdan bütünleştiği için olsa gerek, görece ve kısmi özgürleşme dönemlerinde bile, kendini hep devletin ve egemen oligarşinin saflarında ve halka karşı konumlandırmıştır. Bu sebeple yargıdan hep mazlum halk ve halkın temsilcileri korkmuşlardır. 80 yıllık yapılanlar ise, aslında bu korkunun pek de boşuna olmadığını gösterecek ürkütücülüktedir.

Yargının gerçekten bağımsız ve güvenilir olabilmesi için her şeyden önce, keyfilik, adaletsizlik ve zulümle yoğrulmuş geçmişiyle hesaplaşması, bu geçmişine yönelik samimi bir sorgulamayla, zifiri karanlığın tortusunu üzerinden atarak, tabiri caizse tam bir reddi miras yapması gerekmektedir. Tabii ki, gerçek bir adalet sistemi, ilahi vahyi esas almadan kurulamaz. Ancak hiç olmazsa beşeri hukuk alanında dünyada sağlanan görece iyiliklere ve görece özgürlüklere ulaşmak için; beşeri hukukun ürettiği uluslar arası ölçüleri, normları esas alan bir yaklaşımı, yerel hukuk alanına da yansıtarak işe başlanabilir. Ve ancak böylece görece bir hukukileşme ve insan haklarına saygılı görece bir özgürleşme, zulümatın, koyu karanlıklarından, görece bir aydınlanma ile nisbi bir değişim gerçekleşebilecektir. Ancak böylece, siyasal ve ideolojik yaklaşımların, fanatik ön yargıların ve şahsi kanaatlerin belirleyiciliğinden kurtularak, bütün bu taassuplardan bağımsız, hukukun ve temel insan haklarının sağlayacağı objektifliğin belirleyiciliğindeki, görece hukuki karar süreçlerine doğru evrilen bir yargı mekanizmasından bahsedilebilecektir. Yargının tüm bunları gerçekleştirebilmesi için de, öncelikle askeri bürokrasinin baskısından ve korkusundan kurtularak, onları da hukuk adına hesaba çekebilen bir büyük özgürlükçü değişime ihtiyacı vardır. Yine kemalist eğitimin, şahsiyetleri ve fıtratları bozucu, insanları “insan dışılaşma”ya sürükleyici etkisinden kurtulmuş, fıtri değer ve insani erdemleri koruyup geliştirmeye elverişli, özgür eğitim ortamlarına ihtiyaç vardır. Ancak böyle özgürleştirici bir eğitimle, insanileşmiş özgür bireyler, böyle bir sorgulama ve dönüşümü sağlayabilirler. Ayrıca, 80 yıllık haksızlıklar ve adaletsizlikler sebebiyle halktan özür dilenmeli ve bu gün ceza evlerinde (Cemil Çiçek’e göre “devlet konuk evleri“nde- inşallah kendisi de bu konuk evlerinde, özellikle F tipinde ağırlanma “şerefine” nail olur mu demeliyim acaba?-) bulunan siyasi suçluların tümünün serbest bırakılması gerekir.

 

Dipnotlar:

1- Levent Köker, Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, İletişim Yayınları, İstanbul 1990; s. 171 (Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar Belgeler, s. 259)

2- Ulus Gazetesi, 17 Mayıs 1968 (İnönü’nün Yayınlanan Hatıralarından)

3- Ümit Aktaş, Osmanlı Çağı ve Sonrası, Bakış Yayınları, s. 358

4- Ümit Aktaş, a.g.e., s. 347

5- Ümit Aktaş, a.g.e., s. 347

6- Mete Tunçay, TC’nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması, s. 149

7- Levent Köker, a.g.e., s. 177

8- Kâzım Karabekir, Paşaların Kavgası, Haz: İsmet Bozdağ, Emre Yay., İstanbul, 1991, s. 142-143

9- Mustafa İslamoğlu, İslami Hareket Anadolu III, Denge Yayınları, İst.-1993, s. 320 (Cavit Bey, İdama Beş Kala, s. 210)

10- Mete Tunçay, a.g.e. s. 169

11- Mehmet Pamak, Kürt Sorunu Ve Müslümanlar, Selam Yayınları, İst.1996, s. 120.

12- Mustafa İslamoğlu, a.g.e., s. 246

13- Mustafa İslamoğlu, a.g.e., s. 226

14- Mehmet Pamak, TCK 312/ Suçlaması ve İslami Kimliği Savunma, Ekin Yayınları, İstanbul-1997, s. 11-129

15- Mehmet PAMAK, İslami Kimliği Savunma, a.g.e., s. 162

16- Mehmet Pamak, İslami Kimliği Savunma, a.g.e., s. 169-170

17- Mustafa Nuri Akbulut, “Yaş Kararları yurttaşların eşitliği prensibine aykırı”, Zaman Gazetesi, 8 Aralık 2003

18- Mustafa İslamoğlu, a.g.e., s. 317

19- Mustafa İslamoğlu, a.g.e., s. 318

20- Ahmet Taşgetiren, “Yargı Sorunu Bitti mi?”, Yeni Şafak Gazetesi, 20 Ocak 2004

21- Vakit Gazetesi, 27 Ocak 2004, s. 7

22- Mehmet Pamak, Anayasa ile ilgili tekliflere dair konuşmam, Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu Tutanakları, 25 Şubat1982, s. .91

İlginizi çekebilir

Ey Filistin! Ey Gazze! Ey İman ve Onur İntifadasının Mektebi!…

O yurdun daha fazla kirletilmemesi için, Gazze’de direnen bu onurlu Müslümanlara yardım et, bize ve tüm dünya Müslümanlarına da bu güzel örneklerin vesilesiyle uyanış, kararlılık ve şehadet bilinci nasib et!